Cem Akogul (@CemAkogul) header
Cem Akogul (@CemAkogul) profile picture

Tarihçi “SAKLI İSTANBUL" Yapımcı ve Sunucusu

Joined March 2010
Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)Photo by Cem Akogul (@CemAkogul)
İstanbul’un tarihi katmanlarını gözler önüne seren Saklı İstanbul belgeselimiz 8 bölümden oluşan 2. sezonuyla Netflix’te…
8
63
3,375
Karaköy’de Kaybolan Bir Ceneviz Katedrali: San Michele’den Kurşunlu Han’a Bugün Karaköy Perşembe Pazarı’nda bulunan Kurşunlu Han’ın yerinde, Orta Çağ’da Galata’nın en önemli Latin kiliselerinden biri yükseliyordu. Bölgenin dinî geçmişi Bizans dönemindeki Hagia Thekla Kilisesi’ne uzanır. Galata’nın Ceneviz hâkimiyetine girmesinin ardından burada San Michele Kilisesi ortaya çıktı ve Ceneviz kolonisinin başlıca ibadet merkezlerinden biri hâline geldi. 1453’te Osmanlıların Galata’yı ele geçirmesiyle yapının işlevi değişti. Kilise, Osmanlı döneminde depo olarak kullanıldı; 16. yüzyılda Rüstem Paşa’nın yaptırdığı Kurşunlu Han, eski kilisenin yerini aldı. Ancak hikâye burada bitmiyor. Hanın mimari dokusu üzerinde yapılan araştırmalar, önceki yapı evrelerinden kalmış olabilecek duvar ve mimari parçaları yeniden gündeme getirdi. Bunların San Michele’ye aidiyeti ve kapsamı hâlâ araştırılıyor. Kurşunlu Han, Bizans’ın dinî topografyasından Ceneviz Galatası’nın Latin kilisesine, oradan Osmanlı’nın ticaret mimarisine uzanan çok katmanlı bir dönüşümün tanığı.
5
12
1
140
7,962
Üsküdar’ın Kaybolan Sarayı: Şerefâbâd Bugün Şemsi Paşa Camii ile Rum Mehmed Paşa Camii arasında uzanan sahilde, bir zamanlar Osmanlı padişahlarının Şerefâbâd Sarayı yükseliyordu. 16. yüzyılda Şemsi Ahmed Paşa’nın III. Murad için yaptırdığı kasır, III. Ahmed döneminde, 1728–1729 yıllarında kapsamlı biçimde yenilendi. Lâle Devri’nin önemli sahilsaraylarından biri hâline geldi. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaptırdığı su yolu, öncelikle bu sarayın ihtiyacını karşılamak üzere tasarlanmış, ardından Üsküdar’ın çeşmelerini de beslemişti. 1816’da II. Mahmud döneminde yeniden inşa edilen saray, 19. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı. Bugün yapının kendisi kayıp; ancak tarihî çizimleri, su yolu haritaları ve yakın çevresinde kaydedilen su haznesi kalıntıları, Üsküdar sahilinin unutulmuş saray mimarisine ışık tutuyor.
4
3
67
3,126
Yoros Kalesi: Antik Çağ’dan Osmanlı’ya Boğaz’ın Karadeniz Kapısı Anadolu Kavağı’nda, Boğaz’ın Karadeniz girişine hâkim tepede yükselen Yoros Kalesi, İstanbul’un çok katmanlı tarihinin önemli tanıklarından biridir. Antik kaynaklarda bölge, denizcilerin Zeus Ourios’a adak sunduğu kutsal Hieron ile ilişkilendirilir. Bugünkü kalenin ise Bizans döneminde inşa edildiği düşünülüyor. Kulelerindeki Grekçe kitabeler ve haç kabartmaları bu geçmişin izlerini taşır. 14. yüzyılda Ceneviz hâkimiyetine giren kale, yüzyılın sonunda Osmanlıların kontrolüne geçti. II. Bayezid döneminde onarıldı; mescit, hamam ve konutlarla bir askerî yerleşime dönüştü. 1403’te buradan geçen Kastilyalı elçi Ruy González de Clavijo, kalenin bakımlı olduğunu ve Türk askerleri tarafından korunduğunu anlatır. Karşı kıyıya zincir çekildiğine ilişkin bir söylentiyi de aktarır; ancak zinciri gördüğünü söylemez. 16. yüzyılda Alman seyyah Michael Heberer kaleyi iyi durumda tasvir ederek bir gravürünü yayımladı. Ermeni tarihçi İnciciyan ise 18. yüzyıl sonundaki kalede 25 hanelik bir yerleşim ve askerî garnizondan söz eder. Yoros, tek bir dönemin değil; antik kutsal coğrafyanın, Bizans savunma mimarisinin, Ceneviz ticaretinin ve Osmanlı Boğaz hâkimiyetinin üst üste biriktiği bir tarihî mekândır.
4
1
31
1,565
En büyük bayram “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı”mız kutlu olsun!
1
4
158
İstanbul’daki Doğu Roma İmparatorluğu Büyük Sarayı’nın Mimari Kalıntıları: Mamboury B ve Rampalı Altyapı Sistemi Sultanahmet Camii’nin güneydoğusunda, Mimar Mehmed Ağa Sokağı çevresindeki Mamboury B kalıntıları, Büyük Saray’ın farklı kotlara yayılan mimarisini anlamak açısından önemlidir. 19. yüzyılda Alexander Paspates’in sarayın deniz feneri (Pharos) olarak yorumladığı anıtsal yapı, Ernest Mamboury ve Theodor Wiegand’ın araştırmalarıyla bir rampa sistemi (Rampenhaus) olarak tanımlandı. 1934’te yayımlanan “Die Kaiserpaläste von Konstantinopel” adlı çalışmada belgelenen yapı, yaklaşık 17,25–25,25 metre kotları arasında bağlantı sağlayan, farklı inşa evrelerine ait anıtsal bir mimari bütünün parçasıdır. Bu kalıntılar, Büyük Saray’ın Marmara’ya doğru alçalan arazide teraslar ve geçiş sistemleriyle nasıl örgütlendiğini gösterir.
1
50
1,744
Cumhuriyet’in Hazırlandığı İstasyon | Ankara Cumhuriyet’in ilanından haftalar önce, Ankara Garı’ndaki tarihî Direksiyon Binası, yeni devletin anayasal geleceğinin tartışıldığı önemli bir merkezdi. Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın karargâhı olarak kullanılan bu binada Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Yunus Nadi ve Seyit Bey’den oluşan bir heyet anayasa çalışmaları yürütüyordu. Mustafa Kemal de toplantılara katılıyor, çalışmaları yönlendiriyordu. Bu heyet, TBMM’nin resmî Anayasa Komisyonu değildi. Mustafa Kemal’in öncülüğünde çalışan bir hazırlık grubuydu. Üstelik yalnızca Cumhuriyet’in ilanı değil; devlet başkanının konumu, Meclis ile yürütme arasındaki ilişkiler ve yeni devletin anayasal kurumları da tartışılıyordu. Meclis dışında yürütülen bu çalışmalar İstanbul basınında eleştirilere yol açtı. Velid Ebüzziya’nın Tevhid-i Efkâr gazetesi, 19 Ekim 1923’te “Ankara İstasyon Binası Cumhuriyet Doğurabilecek mi?” diye soruyor, Cumhuriyet’in istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğacağını; istasyon binasından ise ancak tren çıkabileceğini söyleyerek çalışmaları hicvediyordu. İstasyon toplantılarının önemi yalnızca 29 Ekim’le sınırlı değildi. Burada yürütülen çalışmalar, Millî Mücadele koşullarında hazırlanan 1921 Anayasası’nın kısa çerçevesinin ötesinde, daha kapsamlı bir anayasal düzen oluşturma arayışının da parçasıydı. Ancak istasyondaki heyet, 1924 Anayasası’nı kaleme alan resmî komisyon değildi. Bu toplantılar, Cumhuriyet’in ilanına ve yeni devletin anayasal düzeninin şekillenmesine uzanan siyasi ve fikrî hazırlıkların önemli bir aşamasını oluşturuyordu. 1924 Anayasası’nın metni ise TBMM’nin Kanun-ı Esasi Encümeni tarafından hazırlanacak ve 20 Nisan 1924’te kabul edilecekti. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet, mevcut anayasada yapılan değişiklikle ilan edildi. Ancak yeni devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını daha ayrıntılı biçimde düzenleyen anayasal süreç devam etti. Böylece Millî Mücadele’nin askerî ve siyasi karargâhı olan Direksiyon Binası, Cumhuriyet’in ilanına ve 1924 Anayasası’na uzanan daha geniş anayasal dönüşümün tartışıldığı tarihî mekânlardan biri oldu.
2
7
368
Cumhuriyet’e Bir Gün Kala: “Yarın Cumhuriyet İlan Edeceğiz!” | 28 Ekim 1923 Ankara’da hükümet krizi, Meclis’te siyasi çekişmeler, İstanbul basınında Cumhuriyet tartışmaları… Cumhuriyet’in ilanına günler kala, İstanbul basınında anayasa çalışmalarının yürütülüş biçimine yönelik sert eleştiriler vardı. Velid Ebüzziya’nın Tevhid-i Efkâr gazetesi, Ankara İstasyonu’ndaki anayasa çalışmalarını alaya alıyordu: “Cumhuriyet, istasyon binalarında değil; millet meclislerinde doğar, istasyon binasından ise olsa olsa tren çıkar.” Oysa Mustafa Kemal Paşa için Cumhuriyet yeni bir düşünce değildi. Daha 1919’da Mazhar Müfit Kansu’ya gelecekte yönetim biçiminin Cumhuriyet olacağını söylediği Kansu’nun hatıratında aktarılıyordu. Eylül 1923’te ise yabancı basına verdiği demeçte Türkiye’nin fiilen Cumhuriyet’e dayanan bir yönetim biçimine sahip olduğunu açıkça ifade etmişti. 27 Ekim’de Fethi Bey hükümetinin istifasıyla başlayan kriz, yeni bir hükümet kurulamaması üzerine derinleşti. Mustafa Kemal Paşa, bu siyasi tıkanıklığın çözümünü Cumhuriyet’in ilanında görüyordu. 28 Ekim akşamı Çankaya’da arkadaşlarına kararını açıkladı: “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz!” Konuklar ayrıldıktan sonra İsmet Paşa ile anayasa değişikliği üzerinde çalıştı. Ertesi gün, 29 Ekim 1923’te, Meclis Cumhuriyet’i ilan etti. Cumhuriyet bir gecede ortaya çıkan bir fikir değildi. Mustafa Kemal’in yıllardır benimsediği, inandığı ve savunduğu yönetim biçimi, siyasi krizin ortasında aldığı kararla anayasal bir gerçekliğe dönüşüyordu.
1
7
250
İtalya’da bir adam sahte antik tiyatro inşa etti, turistlere bilet sattı, sonunda hapse girdi! İtalya’nın Vicenza yakınlarındaki Arcugnano kasabasında Franco Malosso, 2005’te meydana gelen bir heyelanın ardından yaklaşık 1.700 yıllık bir Roma amfitiyatrosu keşfettiğini iddia etti. Anfiteatro Berico adıyla tanıttığı yapının MS 393 yılına ait olduğunu, hatta Julius Caesar ve Kleopatra’nın burayı ziyaret ettiğini ileri sürdü. Shakespeare’in Romeo ve Juliet oyunundaki Juliet’i bile bu mekânla ilişkilendirdi! Yaklaşık 5.000 metrekarelik alan ziyarete açıldı. Turistlerden 12 avro, yerel ziyaretçilerden ise 40 avro giriş ücreti alındığı; özel grup turlarının 600 avroya kadar çıktığı bildirildi. İddiaya göre yerel halka uygulanan yüksek fiyatın amacı, bölgeyi tanıyan kişilerin yapıyı incelemesini caydırmaktı. Ancak 2016’da başlayan incelemeler gerçeği ortaya çıkardı: Antik tiyatro tamamen sahteydi! Taşlar yapay olarak eskitilmiş, sütunlar beton ve kartonpiyerden, heykeller alçıdan yapılmıştı. Uydu görüntüleri, tepenin düzleştirilerek yapının sonradan inşa edildiğini gösteriyordu. 2026’da kesinleşen yargı sürecinin ardından Malosso, kaçak yapılaşma ve sanat eseri sahteciliği suçlarından 2 yıl 4 ay hapis cezasını çekmek üzere cezaevine girdi. Yaklaşık 20 yıl boyunca antik çağın kalıntısı diye tanıtılan yapının gerçek yaşı yalnızca birkaç on yıldı!
1
7
494
Bir televizyon dizisinin dekoru, 470 yıllık Osmanlı eseri sanılıp müzeye kaldırıldı! 2025 yılında Tuzla’da bulunan, üzerinde Tozkoparan İskender’in adı ve 1553 tarihi yazılı ahşap bir sütun, Osmanlı’nın ünlü okçusuna ait kayıp menzil taşı olarak tanımlandı. İstanbul 5 Numaralı Koruma Kurulu tarafından tarihî eser olarak tescil edildi. Aralık 2025’te yayımlanan akademik makalede ise Tozkoparan İskender’in bilinen ilk ve tek menzil taşı olduğu ileri sürüldü. Ancak Mart 2026’da gerçek ortaya çıktı: Sütun, 2019’da TRT’nin Tozkoparan İskender dizisi için hazırlanmış bir dekor parçasıydı! Dizinin tarih danışmanı Şükrü Seçkin Anık, üzerindeki Osmanlıca yazıları bizzat kendisinin hazırladığını açıkladı ve aynı akademik dergide bir reddiye yayımladı. Nisan 2026’da eserin tescilinin kaldırıldığı da bildirildi. İstanbul’un tarihsel katmanları arasında bu kez gerçek bir Osmanlı anıtı değil, tarihin nasıl yanlış yazılabildiğini gösteren şaşırtıcı bir hikâye ortaya çıktı.
4
4
2
42
30,975
Şehirdeki tüm frekansları ayarlayın! Long Play Müzik Filmleri Festivali 12-13 Aralık’ta yeniden İstanbul'da! Mekan ve program çok yakında!
3
1
1
3,670
Gülhane Parkı’ndaki Bizans Kalıntılarının Gizemi: Hagios Paulos Yetimhanesi mi? Gülhane Parkı’nda, Gotlar Sütunu’nun aşağısındaki yamaçta, demir parmaklıklarla çevrili bir Bizans yapısının kalıntıları bulunuyor. Genellikle Hagios Paulos (Aziz Pavlos) Yetimhanesi olarak tanımlanan bu yapıların gerçek işlevi ise hâlâ tartışmalı. Bizans İmparatoru II. Iustinos döneminde (565–578) kurulduğu kabul edilen yetimhane, I. Aleksios Komnenos (1081–1118) döneminde genişletilmiş; yetim çocukların yanı sıra yaşlılara, görme engellilere ve bakıma muhtaç kişilere hizmet veren önemli bir kuruma dönüşmüştü. Peki Gülhane’deki kalıntılar neden bu yetimhaneyle ilişkilendiriliyor? Anna Komnene’nin Aleksiad adlı eserinde yetimhaneyi eski Akropolis yakınında tarif etmesi ve Nikephoros Gregoras’ın Aziz Pavlos Kilisesi’ni Eugenios Kapısı civarına yerleştirmesi, araştırmacıları Sarayburnu’na yöneltti. 1913’te Gülhane Parkı’nın düzenlenmesi sırasında Gotlar Sütunu yakınında ortaya çıkarılan sarnıç, duvarlar ve yapı temelleri de bu tarihsel tariflerle ilişkilendirildi. Ancak Wolfgang Müller-Wiener’in de dikkat çektiği üzere, kalıntıların işlevi kesin olarak belirlenebilmiş değil. Bölgede başka Bizans kiliseleri ve yapılarının bulunduğu da biliniyor. Dolayısıyla bugün Hagios Paulos Yetimhanesi olarak anılan bu kalıntılar, aslında İstanbul’un tarihsel topografyasındaki çözülememiş sorulardan birini temsil ediyor: Yazılı kaynaklardan varlığını bildiğimiz bir Bizans kurumunun gerçek yerini mi görüyoruz, yoksa henüz kimliğini belirleyemediğimiz başka bir yapıyı mı?
2
1
62
2,519
İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir Bizans kalesinde, Fransa Kralı IX. Louis’nin sikkeleri ne arıyordu? Sultanbeyli’de, İstanbul’un Anadolu’ya açılan yollarını kontrol eden Aydos Kalesi, Bizans’ın doğu savunma hattının önemli noktalarından biriydi. 2010’da başlayan arkeolojik kazılarda üç nefli bir kilise, iki sarnıç, su kanalları, karbonlaşmış tahıllar ve gündelik yaşama ait çok sayıda buluntu ortaya çıkarıldı. Ancak en şaşırtıcı keşif, Fransa Kralı IX. Louis (1226–1270 - Azizlik mertebesine getirilen tek Fransız Kralı) dönemine ait dört sikkeydi. Bu sikkeler, Konstantinopolis’in 1204–1261 yılları arasında Latin İmparatorluğu’nun yönetiminde bulunduğu çalkantılı dönemi akla getiriyor. Fransız sikkelerinin Aydos’a hangi yollarla ulaştığı ise henüz kesin olarak bilinmiyor. 14. yüzyıl başlarında Osmanlı hâkimiyetine geçen kale, Bizans’ın son yüzyıllarına ve Anadolu’daki siyasi dönüşüme de tanıklık etti. Bir Bizans kalesinde Fransız sikkeleri, bir kilise, sarnıçlar ve Osmanlı fethi… Aydos, İstanbul’un Avrupa ile Anadolu arasında uzanan tarihsel katmanlarının beklenmedik bir tanığı.
3
33
2,175
Kız Kulesi’nin petrol deposuna dönüştürülmesine Osman Hamdi Bey’in karşı çıktığını biliyor muydunuz? Boğaz’ın simge yapılarından Kız Kulesi, 19. yüzyıl sonlarında şaşırtıcı bir işleve sahipti: Fenerler İdaresi tarafından gazyağı depolamak için kullanılıyordu. 1857’de Fenerler İdaresi’ne devredilen kulede, deniz fenerlerinin aydınlatılmasında kullanılan yakıtlar muhafaza ediliyordu. Petrolün yaygınlaşmasıyla birlikte, kulenin bitişiğine inşa edilen ayrı bir yapı gazyağı deposuna dönüştürüldü. Ancak bu kullanım ciddi bir tartışma yarattı. 23 Şubat 1907’de Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey, Maarif Nezareti’ne gönderdiği yazıda Kız Kulesi’nin tarihî eser olduğunu hatırlatarak burada petrol depolanmasının hem Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi’ne aykırı hem de tehlikeli olduğunu belirtti. 1911’de hükümet, gazyağı sandıklarının Çubuklu’daki depolara taşınmasını istedi. Fenerler İdaresi ise sözleşmeden doğan haklarını ileri sürerek itiraz etti. Mesele 1912’de Şûrâ-yı Devlet’e taşındı ve 1913’te de tartışılmaya devam etti. 1940’lara kadar bu depolar kaldırılamadı. Bugün romantik efsaneleriyle tanınan Kız Kulesi, bir zamanlar Osmanlı’nın enerji ihtiyacı ile tarihî eserleri koruma anlayışının karşı karşıya geldiği bir yerdi.
1
9
48
5,838
Bugünkü Bakırköy’de bir zamanlar Roma imparatorları tahta çıkıyordu! Konstantinopolis’in merkezinden yedi Roma mili uzaklıktaki Hebdomon, adını da bu mesafeden alıyordu. Via Egnatia üzerindeki yerleşim, 4. yüzyıldan itibaren imparatorluğun önemli askerî ve tören merkezlerinden birine dönüştü. 364’te Valens, 457’de I. Leo burada imparator ilan edildi. Özellikle Leo’nun ordu önünde tahta çıkışı, Roma’nın askerî imparatorluk geleneğinin dikkat çekici örneklerindendi. Hebdomon’da geniş bir askerî tören alanı, imparatorluk sarayları, anıtsal sütunlar ve Vaftizci Yahya’ya adanmış büyük bir kilise bulunuyordu (siyah-beyaz fotoğraf). I. Theodosius döneminde kurulan, Iustinianus döneminde yeniden inşa edilen kilise, imparatorluk törenleriyle yakından ilişkiliydi. 1921–1923 yıllarında, İstanbul’un işgali sırasında Fransızların yürüttüğü kazılarda kilisenin sekizgen planlı kalıntıları, tören yapıları ve II. Theodosius’a ait bir anıt sütunun izleri ortaya çıkarıldı. Bugün neredeyse tamamen kaybolmuş Hebdomon, bir zamanlar Roma imparatorlarının siyasi iktidarlarını ilan ettikleri, zafer alaylarıyla başkente girdikleri görkemli bir yerleşimdi.
1
15
1
111
6,160
İstanbul’da yıllarca bir imparatorun sarayı sanılan yapı, arkeolojik kazılarla bambaşka bir kimlik kazandı! Küçükyalı’da, Marmara Denizi’ne hâkim bir tepede bulunan anıtsal kalıntılar, uzun süre Bizans İmparatoru Theophilos’un 9. yüzyılda Abbâsî saraylarından esinlenerek yaptırdığı efsanevi Bryas Sarayı’yla ilişkilendirildi. Ancak 2000’li yıllarda başlayan arkeolojik araştırmalar, farklı bir geçmişe işaret etti: Burası büyük olasılıkla 9. yüzyılda Konstantinopolis Patriği Ignatios tarafından kurulan Satyros Manastırı’ydı. Kazılarda ortaya çıkarılan kilise, mezar yapıları ve büyük sarnıç, alanın dinî işlevini destekliyor. Manastırın kurucusu Ignatios’un da buraya gömüldüğü tarihsel kaynaklarda belirtiliyor. Bir imparatorun Doğu saraylarından esinlenen görkemli konutu olarak bilinen yapı, bugün Bizans’ın dinî ve siyasi mücadelelerine tanıklık eden bir manastır olarak yeniden değerlendiriliyor. İstanbul’un tarihsel katmanları bazen yalnızca toprağın altında değil, bir yapının değişen kimliğinde de saklı.
2
14
194
12,924
İstanbul - Küçükçekmece’de antik bir liman, deniz feneri ve 1.400 yıllık şifa merkezinin izleri! Küçükçekmece Gölü kıyısında 2007’de başlayan yüzey araştırmaları, İstanbul’un unutulmuş bir tarihsel katmanını ortaya çıkardı. Prof. Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında 2009’da başlayan Bathonea kazılarında Helenistik ve Roma dönemlerine ait iki liman, göl suları altında kalmış bir deniz fenerinin izleri, yollar, sarnıçlar ve mozaikli yapılar tespit edildi. En ilginç buluntulardan biri ise 6–7. yüzyıllara tarihlenen yüzlerce küçük seramik şişeydi. İçlerindeki kalıntıların analizi, bu kapların ilaç saklamak için kullanılmış olabileceğini gösterdi. Yakındaki bazilikal ve sekizgen planlı yapılarla birlikte değerlendirildiğinde, alanın dinî işlevleri de bulunan bir şifa merkezi olabileceği düşünülüyor. Bathonea, İstanbul’un yalnızca tarihi yarımadada değil, batı kıyılarında da ticaretin, inancın ve gündelik yaşamın zengin bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.
10
51
2,308
Cumhuriyet’e Son Beş Gün | 24 Ekim 1923’te ilan edilen bugünse unutulan bir millî bayram Cumhuriyet’in ilanına yalnızca beş gün kala TBMM, bugün neredeyse unutulmuş bir millî bayramı kabul etti. 24 Ekim 1923’te çıkarılan 362 sayılı kanunla, saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922’nin yıl dönümü ve hicri takvimdeki karşılığı olan 12 Rebiülevvel gecesi ve günü, millî bayram olarak kabul edildi. Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak anılan bu kutlama, saltanatın kaldırılmasını ve millî egemenliği simgeliyordu. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken Meclis, monarşinin sona ermesini millî hafızaya yerleştiriyordu. 1934’e kadar kutlanan bu bayram, 27 Mayıs 1935’te kabul edilen 2739 sayılı kanunla kaldırıldı. Cumhuriyet’e beş gün kala kabul edilen bu bayram, yeni devletin kuruluş sürecinin bugün pek hatırlanmayan ayrıntılarından biri.
2
6
484
1/6 | LUPIN’İN YENİ SEZONUNUN ARDINDAKİ GERÇEK SOYGUN: 1792’DE KAYBOLAN KRALİYET HAZİNESİ Netflix’in Lupin dizisi dördüncü sezonuyla geri döndü. Hikâyenin merkezinde Fransa krallarının kayıp hazinesi var. Peki 234 yıl önce Paris’te gerçekten yaşanan, Danton’un bile adının karıştığı büyük mücevher soygununu biliyor musunuz? 2/6 | DEVRİMİN ORTASINDA BİR SOYGUN Eylül 1792. XVI. Louis tutuklanmış, monarşi yıkılmış, Paris siyasi şiddetin ve savaş korkusunun pençesine düşmüştü. 11–17 Eylül arasında hırsızlar, bugün Hôtel de la Marine olarak bilinen Garde-Meuble de la Couronne binasına defalarca girerek Fransız kraliyet mücevherlerini çaldılar. Garde-Meuble, adının düşündürdüğü gibi sıradan bir mobilya deposu değil, kraliyet eşyalarını ve hazinelerini yöneten resmî kurumdu. 3/6 | SOYGUNUN BEYNİ: PAUL MIETTE Soygunun arkasındaki isim, daha önce hırsızlıktan hüküm giymiş Paul Miette’ydi. Miette, aylar boyunca ziyaretçi olarak binaya girerek güvenlik açıklarını incelemiş, hapishanede tanıştığı suç ortaklarıyla planını geliştirmişti. Hırsızlar geceleri sokak lambalarından yararlanarak binanın cephesine tırmandı, birinci kat balkonundan içeri girdi ve mücevher salonuna ulaştı. Kapı mühürleri bozulmamıştı. Soygun günlerce fark edilmedi. 4/6 | DANTON VE VALMY MUHAREBESİNİN GİZEMİ Soygunun ardından şüpheler devrimin güçlü isimlerinden Georges Danton’a kadar uzandı. Bir iddiaya göre Danton, çalınan mücevherleri Prusya ordusunun komutanı Brunswick Dükü’ne rüşvet olarak vererek 20 Eylül 1792’deki Valmy Muharebesi’nde Fransız zaferini sağlamıştı. Ancak bu iddiayı doğrulayan kesin kanıt bulunmuyor. Tarihsel belgeler, soygunun siyasi bir komplodan ziyade devrimin yarattığı güvenlik boşluğundan yararlanan suçluların işi olduğuna işaret ediyor. 5/6 | 23 MİLYON LİVRELİK HAZİNE Çalınan mücevherlerin toplam değeri yaklaşık 23 milyon livreydi. Yalnızca ünlü Régent elmasına 12 milyon livre değer biçiliyordu. Hazinenin büyük bölümü sonradan ele geçirildi. Ancak XIV. Louis’nin Mavi Elması kayıplara karıştı. Yaklaşık yirmi yıl sonra İngiltere’de ortaya çıkan ve yeniden kesildiği anlaşılan taş, bugün Washington’da sergilenen ünlü Hope Elması olarak tanınıyor. 6/6 | GERÇEK TARİHTEN LUPIN’E Maurice Leblanc, 1909’da yayımladığı L’Aiguille creuse romanında Fransa krallarının gizli hazinesini Arsène Lupin’in dünyasına taşımıştı. Netflix’in yeni sezonu da bu tarihsel ve edebî mirastan besleniyor. Ancak dizideki gizli hazineyi koruyan aileler ve dört değerli taş etrafındaki öykü kurmaca. 1792’deki soygun ise gerçek. Üstelik hırsızların girdiği pencerenin iç kepenginde açtıkları deliğin izi, Paris’teki Hôtel de la Marine’de bugün hâlâ görülebiliyor.
1
6
466
Haydarpaşa’nın altında 2.500 yıllık bir İstanbul saklı! Haydarpaşa Garı çevresindeki arkeolojik kazılar, antik Khalkedon’a (Kadıköy) uzanan yerleşim izlerini, mezarları, Roma dönemine tarihlenen ve villa olarak yorumlanan yapı kalıntılarını ortaya çıkardı. Kazılarda, 1908’de hizmete giren bugünkü gar binasından önceki istasyon yapısıyla ilişkilendirilen temel kalıntıları da tespit edildi. Böylece antik kentten Osmanlı demiryollarına uzanan farklı tarihsel katmanlar aynı alanda görünür hâle geldi. En dikkat çekici keşiflerden biri ise II. Dünya Savaşı yıllarıyla ilişkilendirilen yeraltı sığınak tüneli. Selimiye Kışlası ile Haydarpaşa arasında, askerlerin olası hava saldırılarından korunarak sevk edilmesi amacıyla inşa edildiği belirtilen tünelin ortaya çıkarılan yaklaşık 370 metrelik bölümü üç kola ayrılıyor. Antik mezarlardan Roma yapılarına, eski ve yeni garın izlerinden savaş yıllarının sığınağına kadar Haydarpaşa, İstanbul’un yaklaşık 2.500 yıllık tarihini aynı alanda buluşturuyor.
21
66
3,369
1/ 23 Ekim 1923 | Mustafa Kemal Paşa’nın gündeminde ne vardı? Mustafa Kemal Paşa’nın önündeki temel meselelerden biri, Millî Mücadele döneminden kalan Meclis hükümeti sistemiydi. Bakanların TBMM tarafından tek tek seçilmesi, uyumlu bir hükümet kurulmasını güçleştiriyordu. Mustafa Kemal Paşa, cumhurbaşkanlığı makamının tanımlandığı, başvekilin kabinesini oluşturduğu ve hükümetin Meclis’e karşı sorumlu olduğu yeni bir anayasal düzen üzerinde çalışıyordu. Ancak Cumhuriyet’i ilan edecek anayasa değişikliğinin ayrıntıları henüz kesinleşmemişti. 28 Ekim gecesi Çankaya’da Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa, değişiklik metnine son şeklini verecekti. Mustafa Kemal, bu süreci daha sonra Nutuk’ta anlatacaktı. 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte hükümetin kuruluş yöntemi de değişecekti.
1
1
6
395
3/ 23 Ekim 1923 | Muhalefet ne yapıyordu? Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele’deki yakın çalışma arkadaşları arasında siyasi görüş ayrılıkları ortaya çıkıyordu. Eski hükümet başkanı Rauf Orbay, Meclis İkinci Başkanı Ali Fuat Cebesoy ve Kâzım Karabekir gibi isimler, ilerleyen dönemde muhalefetin önemli figürleri olacaktı. Ancak 23 Ekim’de henüz örgütlü bir muhalefet partisi bulunmuyordu. Görüş ayrılıkları yalnızca Cumhuriyet fikrinden kaynaklanmıyordu. Meclis’in yetkileri, yürütmenin oluşturulması, siyasi liderlik ve karar alma yöntemleri üzerinde de anlaşmazlıklar vardı. 25 Ekim’de Rauf Bey’in Meclis İkinci Başkanlığı’na, Sabit Bey’in Dahiliye Vekilliği’ne seçilmesiyle siyasi rekabet daha görünür hâle gelecekti.
1
99
4/ 23 Ekim 1923 | Basın Cumhuriyet hakkında ne yazıyordu? Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti ancak Eylül ayının sonlarından itibaren gazeteler yeni rejimin nasıl şekilleneceğini tartışıyordu. “Hâkimiyet-i Milliye”, Ankara’nın millî egemenlik anlayışını ve yeni devletin kurumlaşmasını destekliyordu. “Tanin”de Hüseyin Cahit Yalçın, cumhurbaşkanının yetkileri ve siyasi tarafsızlığı üzerinde duruyordu. “Tevhid-i Efkâr”da Velid Ebüzziya, anayasal değişikliğin yöntemi, Meclis’in konumu ve hilafetin geleceğiyle ilgili tartışmalara yer veriyordu. “Vatan”da Ahmet Emin Yalman, mevcut yönetimin zaten cumhuriyet niteliği taşıdığını savunuyor, devlet başkanının tarafsızlığına ve yetkilerinin sınırlarına önem veriyordu. 13 Ekim’de Ankara’nın başkent ilan edilmesi de İstanbul basınının gündemindeydi. İstanbul’un siyasi konumu ve hilafetin geleceği tartışılıyordu. 23 Ekim’e gelindiğinde mesele yalnızca Cumhuriyet’in ilan edilip edilmeyeceği değil, kurulacak rejimde Meclis’in, hükümetin ve devlet başkanının hangi yetkilere sahip olacağıydı.
64