İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı sosyal medya hesapları, yeni bir animasyon video yayınladı.
Videoda Ayetullah Mücteba Hamanei, babasının nükleer silahı yasaklayan fetvasını değiştirdiği görülüyor.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızayi, DMO Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Seyyid Mecid Musevi'yi telefonla arayarak, "Devrim lideri izin verdi. "Ya Zehra" deyin ve emri uygulamaya başlayın" diyor.
DMO Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Seyyid Mecid Musevi telsizden ilk nükleer başlıklı füzenin testinin yapılması talimatını veriyor.
Füze testi "Ya Fatımetü'z Zehra" parolası ile geri sayım başlıyor.
Mısır İhvanı Müslimin/Müslüman Kardeşler Hareketi, Tahran'da yapılan "Mekke İttifakı ve İran" toplantısıyla ilgili açıklama yaptı.
Mısır İhvanı Müslimin/Müslüman Kardeşler Hareketi:
"İhvanı Müslimin/Müslüman Kardeşler Cemaati, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na taraf ülkeler ile İran İslam Cumhuriyeti arasında Tahran’da gerçekleştirilen ortak toplantıyı takdirle karşılamaktadır.
Cemaat, bu toplantının bölgesel karar alma bağımsızlığının güçlendirilmesi yönünde doğru atılmış bir adım olduğunu vurgulamaktadır. Bu adım, bölge ülkelerinin ve halklarının, başarısızlıkla sonuçlanacak dış güçlerin hesaplarına kurban gitmek yerine kendi kaderlerini tayin edebilmelerini sağlayacaktır.
Ümmetin tüm kesimlerini, anlaşmazlıkların çözümü ve mevcut sorunların ele alınması için ciddi ve sorumlu diyaloğu benimsemeye, iç çatışmalardan kaçınmaya ve yayılmacı gündemini gizlemeyen ortak düşmanla yüzleşmek üzere güçlerini muhafaza etmeye yönelik çağrımızı yineliyoruz."
İsrail Başbakanı Netanyahu'nun kuzeni Prof. Nathan S. Netanyahu, Likud'a oy vermeyeceğini gerekçeleri ile açıkladı.
Nathan S. Netanyahu:
"Ben, milliyetçi-liberal sağdan geliyorum; Likud ile uzun yıllara dayanan bir bağım var ve Başbakan'ın kuzeniyim. Bu kez Likud’a oy vermeyeceğim; çünkü orijinal değerlerini terk ettiler ve liderleri ülkeyi derin bir ulusal enkaza sürükledi.
Amos Peygamber’in kehanetinden esinlenerek, hükümetin ahlaki ve kamusal düzeyde işlediği ve bu nedenle kamunun güvenini artık hak etmediğini gösteren dört suçu sıralayacağım.
Birinci Suç: Rejim Darbesi
Nisan 2023’te yaptığım konuşmada, yargı sisteminin bağımsızlığına yönelik tehlikeye karşı uyarılarda bulunmuştum. Annem, Yüksek Mahkeme Yargıcı Shoshana Netanyahu’nun evinde özümsediğim değerler ruhuyla konuşmuştum. Toplum içeriden bölündü; ulusal kenetlenme zedelendi ve güvenlik kurumlarının üst düzey yetkilileri güvenlik tehlikesine karşı uyarılarda bulundu.
Hükümet tekrar tekrar uyarıldı, ancak buna rağmen demokratik rejimin şahsiyetlerine yönelik zorbalık içeren saldırılarını sürdürdü. Savaşın tam ortasında dahi "yargı reformu" adı altında neredeyse sınırsız gücü elinde toplamaya, denetim mekanizmalarının içini boşaltmaya ve diktatörlük özellikleri taşıyan bir yönetime yol açmaya çalıştı.
İkinci Suç: Çöken Güvenlik Anlayışı (Konsept)
7 Ekim’de, hükümet başkanı tarafından yıllardır yürütülen bir konsept çöktü. Bu politika, Katar parası ve ekonomik kolaylıklar aracılığıyla sükûnet satın almayı hedefliyordu. Gerçekte ise bu terör örgütü, bu politika sayesinde güçlendi, büyüdü ve katliam niteliğindeki saldırısına hazırlandı.
Yaklaşık 1.200 insan —siviller ve güvenlik gücü mensupları— katledildi ve İsrail’in kuruluşundan bu yana yaşanan en ağır felakette hayatını kaybetti.
Yerleşim yerleri ele geçirildi, aileler evlerinde katledildi, siviller diri diri yakıldı, kadınlar cinsel tacize ve tecavüze uğradı ve 251 kişi Gazze’ye kaçırıldı. Uzun saatler boyunca Gazze sınır bölgesi sakinleri kaderleriyle baş başa bırakıldı.
Patlak veren savaş, beden ve ruh sağlığı açısından yaralanan binlerce kişinin yanı sıra, yüzlerce şehit ve yaslı ailenin ağır bedelini ödetti. İsrail o zamandan beri, net bir sonu görünmeyen çok cepheli yıpratıcı bir savaşın içine saplanmış durumdadır. Uluslararası konumumuz benzeri görülmemiş bir dibe vurmuş durumda ve küresel kamuoyu mücadelesindeki enformasyon diplomasisi başarısız olmuştur.
Üçüncü Suç: Devlet ile Vatandaşları Arasındaki Ahdin İhlali
Hükümetin eğitim, sağlık, ulaşım, hayat pahalılığıyla mücadele ve kamu hizmetlerindeki süregelen beceriksizliği, felaketten sonra tüm ağırlığıyla ortaya çıktı. Vatandaşlar ve gönüllüler, hükümetin bıraktığı boşluğu doldurarak tahliye edilenlere, yaralılara, kaçırılanların ailelerine yardımcı oldular ve Gazze sınırındaki ile kuzeydeki topluluklar yeniden inşa mücadelesi verirken destek sağladılar. İsrail toplumu tüm ihtişamıyla ortaya çıkarken, hükümet tam anlamıyla çıplak kaldı.
Yedek askerler ailelerini, geçim kaynaklarını defalarca bırakmak zorunda kaldı ve birçoğu bedenleri ile canlarıyla bunun bedelini ödedi. Buna karşılık hükümet, Ultra-Ortodoks (Haredi) partileri memnun etmek adına devasa bütçeler ayırmaya ve muafiyet yasalarını geçirmeye devam ederken, koalisyonun hayatta kalma hesapları uğruna eşitlik ilkesini kaba bir şekilde çiğnedi.
Ve Dördüncüsü Yüzünden Onlara Oy Vermeyeceğim: Sorumluluk Üstlenmeyi Reddetmek
Başkan Truman’ın masasında "THE BUCK STOPS HERE" (Son sorumluluk buradadır) yazılı bir levha dururdu; yani nihai sorumluluk bana aittir. Oysa bizim Başbakanımızın nezdinde sorumluluk her zaman başkasına yüklenir. Bunun en ağır göstergesi, Devlet Soruşturma Komisyonu kurulmasının reddedilmesidir.
İsrail’de Devlet Soruşturma Komisyonları, yasaya göre çok daha az vahim olayların incelenmesi için bile kurulmuştur. Geniş bir kamuoyu desteği olmasına rağmen, katliamın üzerinden üç yılı aşkın süre geçmesine rağmen neden böyle bir komisyon kurulmadı? Büyük ulusal felaketin Devlet Soruşturma Komisyonu gerektirmediği düşünülebilir mi? Sorumluluk üstlenmek cezai suçluluk anlamına gelmez; aksine halka hesap verme zorunluluğudur.
Başbakan ve bakanları tarafından yargı sistemine, denetçilere yönelik tekrarlanan saldırılar, kışkırtıcı atamalar ve koalisyon eleştirmenlerine yönelik karalama kampanyaları ile Başbakanlık çalışanlarına yönelik ağır şüpheler, yönetim kültürünü aşındırmış, kamu güvenini sarsmış ve toplumdaki ayrışmayı derinleştirmiştir. Tüm bunlar emsalsiz boyutlara ulaşmıştır. Bu derece ağır bir ulusal yıkımdan sorumlu olanlar, bunu tamir edebilir mi?
Bu nedenle, mevcut yönetimi altındaki Likud’a oy vermeyeceğim ve hareketteki üyeliğimi askıya aldığımı bildirdim. Bu fiyaskolardan ari olan yeni bir liderlik seçildiğinde, harekete yeniden katılmayı düşüneceğim.
İsrail Hükümetinin Üç Suçu Üzerine — Ve Dördüncüsü Yüzünden Onlara Oy Vermeyeceğim!
Dün İran'da gerçekleştirilen "dörtlü toplantı" sonrası İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi, Ayetullah Mücteba Hamanei ile görüştü.
Görüşme ile ilgili Ayetullah Hamanei'nin ofisinden bir açıklama yayınlandı.
Açıklama:
"Tümgeneral Dr. Muhsin Rezayi, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri sıfatıyla Ayetullah Seyyid Mücteba Hamanei ile görüştü.
Bu görüşmede Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseyni Hamanei, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ve sekreteryasını "Dörtlü Stratejik Kavşak" olarak nitelendirmiş; "kültür", "siyaset", "ekonomi" ve "güvenlik" olmak üzere bu dört alan arasındaki karşılıklı etkileşime ve her alanda karar alınırken buna uygun eklerin bulunması gerektiğine vurgu yapmıştır.
İslam Devrimi Rehberi, her adımın başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar eksiksiz bir resme dayalı stratejik bir yol haritasından yararlanılmasının, sağlam ve kararlı kararlar almanın bir zorunluluğu olduğunu belirtmiştir.
Ulusal uyum ve bütünlüğün güçlendirilmesi, halk ile yetkililer arasındaki karşılıklı güven, anayasal kapasitelerden (özellikle Cumhurbaşkanı ve yürütme organlarına ülkenin sorunlarını çözmede yardımcı olmak amacıyla 176. maddeden) yararlanılması, Hürmüz Boğazı üzerinde yönetim uygulanarak ulusal ve bölgesel güvenliğin korunması ile komşu ülkelerle ikili ilişkilerin kalıcı ve karşılıklı çıkar temeline dayanarak güçlendirilmesi, bu görüşmede ele alınan diğer konular arasında yer aldı.
İslam Devrimi Rehberi, düşmanın çaresiz kalmasının direnişin meyvelerinden biri olduğunu ifade etmiş; ülkenin ve rejimin savunulmasında halkın varlığının sürekliliği için aktif ve zamanında bilgilendirme yapılmasının yanı sıra, İran milletinin hak ve menfaatlerinin güvence altına alınmasının ve direniş cephesi yoluyla, ülke yetkilileri tarafından savaşın ve "Ne Savaş, Ne Barış" koşullarının sona erdirilmesi amacıyla öne sürülen şartların gerçekleştirilmesi suretiyle takip edilmesinin önemine dikkat çekti.
Görüşmede, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri, ülkenin çeşitli alanlardaki durumuna ve yürütülen çabalara ilişkin bir rapor sundu. Dr. Muhsin Rezayi sunduğu raporda, İran İslam Cumhuriyeti'nin stratejik politikasının takibi kapsamında bölgesel bir nizam ve düzenlemelerin oluşturulmasının, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteryası tarafından yürütülen faaliyetler arasında yer aldığını ifade etti."
Meysan İli Meclisi Başkanı Mustafa De'ir Abdülhasan, İran-Irak arasındaki Şeyb Sınır Kapısının açılması için hükümete üç günü süre vermiş, sınır kapısının açılmaması durumunda sivil itaatsizlik yapacaklarını hatta Meysan'ı Irak'tan koparacaklarını açıklamıştı.
Irak Başbakanlık Ofisi, Başbakan Ali ez-Zeydi'nin, Meysan İli Meclis Başkanı Mustafa De'ir için soruşturma başlatılması talimatı verdiğini duyurdu.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı:
"Suudi Arabistan Krallığı’nın bölgesel ve uluslararası düzeyde diyalog ve barışın tesis edilmesine yönelik rolünün devamı olarak Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman bin Abdülaziz Âl-i Suud’un ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na taraf ülkelerin temsilcilerinin, üst düzey İranlı yetkililerle görüşmek üzere İran’ın başkenti Tahran’a gerçekleştirdikleri ziyaretin, mevcut krizin tarafları arasındaki gerilimi azaltmaya, diyalog ve diplomatik çözümleri teşvik etmeye yönelik Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na taraf ülkelerin sürdürdüğü çabalar çerçevesinde gerçekleştirildiğini teyit etmektedir.
Bakanlık ayrıca, Katar Devleti ve Pakistan İslam Cumhuriyeti tarafından yürütülen arabuluculuk girişimlerine destek verildiğini vurgulamaktadır."
İran'da bugün yapılan "dörtlü toplantı"ya dair değerlendirme
1) Toplantıdan somut tek bir karar çıkmıştır. Bu da yayınlanan sonuç bildirgesinin sonunda "Katılımcılar; bölgede barış ve güvenlik de dahil olmak üzere, dört bölge ülkesi arasındaki iş birliğini güçlendirmek amacıyla görüşmelere devam etme konusunda mutabık kalmışlardır" şeklinde ifade edilmiştir.
2) Toplantıda İran'a yönelik savaşın yeniden başlamasını önleme, Yemen krizi, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve İsrail'in yayılmacı politikaları ele alınmıştır.
3) Tahran yönetimi, toplantının "İran-Mekke İttifakı Toplantısı" şeklinde görülmemesi için büyük gayret sarfetti. Toplantının "Tahran Toplantısı" olarak ifade edilmesini istedi.
4) Toplantıya "Tahran Toplantısı" denilmesi, İran'ın Mekke İttifakı içinde yer alan ülkelerle bir araya geldiği gerçeğini değiştirmemektedir.
5) İran, Yemen konusunda arabuluculuk yapabileceği teklifini sundu. Bu, yeni bir durum değil. İran Dışişleri Bakanı Erakçi, daha önce de arabuluculuk hususunu gündeme getirmişti.
6) İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi, toplantı sonrası yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "İran halkının direnişi ve silahlı kuvvetlerinin gücü sayesinde, bölgede ve Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın üst düzey yetkilileriyle yürütülen görüşmelerde yeni ve olumlu bir atmosfer oluştu."
Rezayi, İran ordusunun gücü sayesinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Tahran'a geldiğini ima etti.
Gün içinde benzer açıklamaları İran Dışişleri Bakanı Bekayi ve İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreter Yardımcısı Keni de yaptı.
Bu ifadeler ciddiyetten uzak ve yakışıksız bir yaklaşımdır. İran, bu üslup ile hiç bir netice alamayacağını anlamaktan uzak bir noktada durmaktadır.
7) Dörtlü toplantının Tahran'da yapılmasının asıl nedeni, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Erakçi haricinde ülkede, üst düzey güvenlik bürokrasisini oluşturan isimlerin rahatça uluslararası seyahat yapamamasıdır.
8) Toplantı, bölgesel sorunların bölgenin önemli ülkelerinin bir araya gelerek konuşulabilmesi ve sürekli diplomatik istişare sürecinin yürütülebilmesi açısından kıymetlidir.
9) Toplantıdan İran savaşının yeniden başlamasını engelleyecek ve Yemen krizinin bitirilmesi için diplomatik sürecin başlamasını sağlayacak somut sonuçlar çıkmamıştır.
İran'da bugün yapılan "dörtlü toplantı"ya dair değerlendirme
1) Toplantıdan somut tek bir karar çıkmıştır. Bu da yayınlanan sonuç bildirgesinin sonunda "Katılımcılar; bölgede barış ve güvenlik de dahil olmak üzere, dört bölge ülkesi arasındaki iş birliğini güçlendirmek amacıyla görüşmelere devam etme konusunda mutabık kalmışlardır" şeklinde ifade edilmiştir.
2) Toplantıda İran'a yönelik savaşın yeniden başlamasını önleme, Yemen krizi, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve İsrail'in yayılmacı politikaları ele alınmıştır.
3) Tahran yönetimi, toplantının "İran-Mekke İttifakı Toplantısı" şeklinde görülmemesi için büyük gayret sarfetti. Toplantının "Tahran Toplantısı" olarak ifade edilmesini istedi.
4) Toplantıya "Tahran Toplantısı" denilmesi, İran'ın Mekke İttifakı içinde yer alan ülkelerle bir araya geldiği gerçeğini değiştirmemektedir.
5) İran, Yemen konusunda arabuluculuk yapabileceği teklifini sundu. Bu, yeni bir durum değil. İran Dışişleri Bakanı Erakçi, daha önce de arabuluculuk hususunu gündeme getirmişti.
6) İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi, toplantı sonrası yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "İran halkının direnişi ve silahlı kuvvetlerinin gücü sayesinde, bölgede ve Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın üst düzey yetkilileriyle yürütülen görüşmelerde yeni ve olumlu bir atmosfer oluştu."
Rezayi, İran ordusunun gücü sayesinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Tahran'a geldiğini ima etti.
Gün içinde benzer açıklamaları İran Dışişleri Bakanı Bekayi ve İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreter Yardımcısı Keni de yaptı.
Bu ifadeler ciddiyetten uzak ve yakışıksız bir yaklaşımdır. İran, bu üslup ile hiç bir netice alamayacağını anlamaktan uzak bir noktada durmaktadır.
7) Dörtlü toplantının Tahran'da yapılmasının asıl nedeni, İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Erakçi haricinde ülkede, üst düzey güvenlik bürokrasisini oluşturan isimlerin rahatça uluslararası seyahat yapamamasıdır.
8) Toplantı, bölgesel sorunların bölgenin önemli ülkelerinin bir araya gelerek konuşulabilmesi ve sürekli diplomatik istişare sürecinin yürütülebilmesi açısından kıymetlidir.
9) Toplantıdan İran savaşının yeniden başlamasını engelleyecek ve Yemen krizinin bitirilmesi için diplomatik sürecin başlamasını sağlayacak somut sonuçlar çıkmamıştır.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi'ye ait Tabnak haber sitesinin eski Baş Editörü Gazeteci Mustafa Necefi'den "dörtlü toplantı" değerlendirmesi:
"Tahran’daki Dörtlü Toplantı Hakkında Birkaç Not
1. İran, bu toplantının Mekke Paktı çerçevesinin dışında düzenlenmesini kabul etti. Aslında Tahran, bu girişimi Mekke Paktı kapsamında değil, “Tahran Toplantısı” adı altında kabul etti.
2. İran, Tahran Toplantısı’nı bölgesel güvenliğin bölge ülkelerinin kendi imkânlarıyla sağlanması fikri çerçevesinde tanımladı. Bu nedenle Yemen, Lübnan, Filistin, Körfez güvenliği ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği dâhil olmak üzere bölgesel meseleler görüşmelerin gündemine alındı.
3. Toplantıda bölgesel gerilimin azaltılması ve savaşın sona erdirilmesi konuları da ele alındı. Bununla birlikte, İran’ın ABD’ye yönelik önceki tutumunda ve Tahran’ın yedi maddelik şartlarında herhangi bir değişiklik olmadı.
4. Bu toplantıda İran’ın nükleer dosyası hakkında hiçbir görüşme yapılmadı.
5. Toplantının muhtemel sonuçlarından biri, İran’ın güvenlik kaygılarının ve Hürmüz Boğazı’na ilişkin Tahran’ın öngördüğü düzenlemelerin (İran ile Umman arasındaki anlaşmanın) kabul edilmesi olabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, Suudi Arabistan’ın iyi niyet göstermesine ve daha önce olduğu gibi süreci sabote etmemesine bağlıdır!
6. İran, Yemen meselesinde arabuluculuk yapmaya ve krizin çözümüne yardımcı olmaya hazırdır. Ancak Ensarullah’ın da bazı şartları vardır. Suudi Arabistan bu şartları kabul edene kadar savaş devam edecektir!
7. Toplantıya katılan taraflar, İsrail’in bölgedeki maceracı politikalarına ilişkin kaygılarını paylaştılar. Ancak bu durum, tarafların ortak hedeflere ve aynı gündeme sahip oldukları anlamına gelmez!
8. Bu toplantının sonuçları hakkında hüküm vermek için henüz çok erkendir. Bununla birlikte, güvensizliğin yerini güvenin, rekabetin yerini ise iş birliğinin almış olduğu söylenemez! Günümüz Orta Doğu’sunda toplantılar, sorunları çözmekten ziyade krizleri ve gerilimleri yönetmeye veya bunların olumsuz sonuçlarından kaçınmaya yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır."
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi, "dörtlü toplantı" hakkında açıklama yaptı:
"Bölgesel iş birliği çok daha önce başlamalıydı. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan üst düzey yetkililerin gerçekleştirdiği ziyaretler, ABD’nin tehditlerinin dünya ülkeleri üzerinde fazla etkili olmadığını gösterdi.
İran halkının direnişi ve silahlı kuvvetlerinin gücü sayesinde, bölgede ve Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın üst düzey yetkilileriyle yürütülen görüşmelerde yeni ve olumlu bir atmosfer oluştu.
İran halkının direnişinin sonuçları her geçen gün daha belirgin hâle geliyor.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan üst düzey yetkililer, bölgedeki sorunların çözümünün dört ülkenin birlikte hareket etmesinden geçtiğini düşünüyorlardı.
Batı Asya’da güvenliğin bölge ülkelerinin kendi imkânlarıyla sağlanması ve her türlü dış müdahalenin önlenmesi gerektiği sonucuna vardık.
İsrail rejiminin Güney Lübnan’dan, Güney Suriye’den, Gazze’den ve Ürdün Nehri’nin Batı Şeria bölgesinden çekilmesi ve saldırganlığına son vermesi gerektiği vurgulandı."
İdlib kırsalındaki Serakib şehrinin batısında patlama sesleri duyuldu.
Suriye resmi televizyonu el-Ehbariyye:
"İdlib kırsalındaki Serakib şehrinin batısında meydana gelen patlama, eski rejimin kalıntısı olan savaş artığı bir malzemenin infilak etmesinden kaynaklandı."
Suriye TV:
"İdlib kırsalındaki Serakib'in batısında meydana gelen patlamanın, savaş kalıntılarının imha edilmesinden kaynaklandığı bildirildi."
İsrail Eski Savunma Bakanı ve İsrail Evimiz Partisi Lideri Avigdor Liberman:
"Bu sabah Başsavcıya, Başbakan Binyamin Netanyahu hakkında vatan hainliği suçlamasıyla cezai soruşturma açılması talebiyle başvurdum.
Geçtiğimiz ay boyunca İsrail Devleti Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran karşısında yanlış hesaplamalara yol açabilecek adımlar atmaları için güvenlik teşkilatının başkanlarına baskı yapıyor.
İsrail Devleti'ni seçimler öncesinde bir savaşa sürükleme girişimi, seçimleri kaybetme korkusu nedeniyle IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri) askerlerinin hayatlarını feda etme isteğiyle birleştiğinde; devlete, güvenliğine ve IDF askerlerine karşı işlenmiş bir hainliktir."
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Irak İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şadri'yi görevden aldı.
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, yeni bir başkan atayana kadar İstihbarat Teşkilatı'nın yönetimini geçici olarak üstlenecek.
İran'daki "Dörtlü Toplantı" sona erdi
Türkiye, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan'ın yer aldığı dörtlü toplantının sonuç bildirgesi açıklandı.
Sonuç bildirgesi:
"Bölge ülkesi olan dört ülkenin ilk toplantısı, bugün 4 Aban 1405 (26 Ekim 2026) tarihinde Tahran'da gerçekleştirilmiştir.
İran İslam Cumhuriyeti Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Sayın Muhsin Rezayi bu toplantıya ev sahipliği yapmıştır.
Toplantıya; Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, Pakistan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Sayın Asım Munir ve Türkiye İstihbarat Başkanı Sayın İbrahim Kalın katılmıştır.
Katılımcılar; bölgede barış ve güvenlik de dahil olmak üzere, dört bölge ülkesi arasındaki iş birliğini güçlendirmek amacıyla görüşmelere devam etme konusunda mutabık kalmışlardır."
İran'ın en sahipliğinde MİT Başkanı İbrahim Kalın, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid Bin Selman'ın katıldığı toplantı, Tahran'da başladı.
Toplantıya İran tarafından Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi katıldı.
Toplantının bir bölümüne İran Cumhurbaşkanı Pezeşliyan da iştirak etti.
Tunus… 17 Ekim Yürüyüşü: Öfke Sonbaharının Başlangıcı mı?
Tunus’un siyasi tablosunda niteliksel bir dönüşümün habercisi olabilecek bir gelişme yaşanıyor. Sivil toplum kuruluşlarının ve siyasi güçlerin, ülkedeki genel duruma ve Kays Said yönetimine yönelik tepkileri, özellikle ekonomik ve sosyal başarısızlıklar ile özgürlüklerin hızla gerilemesi nedeniyle, daha önce görülmemiş ölçüde arttı. Bu ayın 17 Ekim tarihinde düzenlenen kitlesel halk yürüyüşü, Tunus’ta yaşanan bu niteliksel dönüşümün bir simgesi ve göstergesi oldu.
Birincisi: Sivil toplum kuruluşları ve toplumsal güçlerle siyasi aktörler arasında daha önce benzeri görülmemiş bir yakınlaşmanın ortaya çıkması, Tunus açısından önemli bir gelişmedir. Bu durum, 2010-2011 yıllarında gerçekleşen Tunus Devrimi’nden bu yana yaşanmamış bir gelişmeye işaret etmektedir. Bu nedenle ekim ayının ortasında düzenlenen yürüyüş önemli anlamlar taşımış ve açık mesajlar vermiştir. Söz konusu mesajlar, bir tarafta ulusal kuruluşlar, diğer tarafta ise siyasi partiler arasında yakınlaşmanın başladığını ya da belirgin bir ortaklaşmanın ortaya çıktığını göstermektedir.
Bu gelişme son derece önemlidir. Zira Tunus’un siyasi tecrübesinde, siyasi güçlerle ulusal kuruluşlar, özellikle de Tunus Genel İşçi Sendikası arasında yakınlaşma ve iş birliği sağlandığında, bu aktörlerle iktidar arasında bir güç dengesi oluşmaktadır. Böyle bir denge ortaya çıktığında sonuç genellikle iki ihtimalden biri olmaktadır: Ya iktidar diyalog ve müzakereye mecbur kalmakta ya da taraflar arasında farklı biçimlerde bir çatışma yaşanmaktadır.
İkincisi: Tunus Genel İşçi Sendikası’nın bu kitlesel yürüyüşü düzenleme ve koordine etme konusunda inisiyatif alması dikkat çekiciydi. Sendika, yürüyüşün çağrısını yaparken ulusal kuruluşlar ve sivil toplumla eş güdüm içerisinde hareket etti.
Sendikanın bu adımı, Tunusluların insanca yaşama hakkını savunmak, yaşam koşullarının kötüleşmesini protesto etmek ve iktidarı siyasi ve sivil güçlerle diyalog masasına oturmaya çağırmak amacı taşıyordu. Sendika ayrıca iktidarın ülkenin ekonomik ve sosyal politikalarını tek başına belirlemesine karşı çıktı; temel hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etti.
Sendika, bu tutumu ve ardından gerçekleştirdiği eylemle, iktidarın tercihlerini meşrulaştırmayı veya izlediği politikaları desteklemeyi reddeden bir çizgiye yerleşmiş oldu. Böylece Kays Said’in 25 Temmuz 2021’de ilan ettiği siyasi sürece destek veren ve bu süreci anlayışla karşılayan bilinen tutumunu gözden geçirmiş oldu.
O dönemde Tunus’taki ulusal kuruluşların büyük bölümü de benzer bir tutum benimsemişti. Ancak bunlar, geçtiğimiz dönemde tutumlarını aşamalı olarak değiştirmiş ve Tunus Genel İşçi Sendikası’nın girişimine katılmışlardı.
Ulusal kuruluşların, özellikle de Tunus Genel İşçi Sendikası’nın tutumundaki bu değişimin önemli sonuçlar doğuracağı açıktır.
Sendika, Zeynel Abidin Bin Ali rejiminin sona erdirilmesinde öncü ve belirleyici bir rol oynamıştı. 13 Ocak 2011’de Safakes vilayetinde düzenlediği kitlesel yürüyüşün ardından, 14 Ocak 2011’de başkent Tunus’ta gerçekleştirilen ve belirleyici nitelik taşıyan yürüyüşe öncülük etmişti. Bu yürüyüş sırasında Bin Ali, Tunus’u terk etmek zorunda kalmış ve ülke tarihinde yeni bir döneme girmişti.
Üçüncüsü: 17 Ekim yürüyüşü, siyasi sokak hareketiyle sivil toplum hareketinin birleşmesini temsil etti. Bu durum, farklı güçlerin Tunusluların sosyal ve siyasi haklarını savunmak ve iktidarın politikalarını reddetmek amacıyla asgari müştereklerde buluştuğu bir ulusal uzlaşmayı andırıyordu.
Yıllardır bölünmelerin, çekişmelerin ve ayrılıkların etkisi altında kalan Tunus’un siyasi ortamında, Kays Said’in iktidarından önceki yıllarda da bu sorunlar mevcuttu. Böyle bir ortamda ulusal ve toplumsal kuruluşlarla siyasi partilerin aynı protesto alanında, ortak sloganlar altında ve Tunus Genel İşçi Sendikası’nın temsil ettiği ulusal bir çatı altında bir araya gelmesi, Tunus siyasetinde gerçek bir dönüşümün işareti olarak değerlendirilebilir.
Bu tablo, bölünmenin yerini yakınlaşmaya, dağınıklığın yerini koordinasyona, karşılıklı çekişmelerin yerini uzlaşmalara, suçlamaların yerini ise karşılıklı anlayışa bırakması anlamına geliyordu.
Elbette bunlar henüz başlangıç aşamasındaki yakınlaşmalar ve daha önce neredeyse hiç bulunmayan asgari uzlaşma zeminleridir. Bununla birlikte, bu gelişmeler güçlenme ve genişleme yönünde bir dinamik oluşturabilir. Gerçekliğin dayattığı ihtiyaçlar, ülkenin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, ulusal sorumluluk bilinci ve ülkeyi kurtarma gerekliliği, bu dinamiği geri döndürülmesi zor bir sürece dönüştürebilir. Bu yakınlaşmanın gelişme ve büyüme ihtimalinin, gerileme ve dağılma risklerinden daha yüksek olduğu söylenebilir.
Dördüncüsü: Tunus Genel İşçi Sendikası Genel Sekreteri Nureddin es-Salimi’nin ekim ayının ortasında gerçekleştirilen yürüyüşün sonunda Habib Burgiba Caddesi’nde (Devrim Caddesi) yaptığı konuşma, hem iktidara hem de muhalif ulusal güçlere yönelik güçlü ve açık mesajlar içeriyordu.
Genel Sekreter Salimi, binlerce kişiye hitaben yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:
“Bugün bu ulusal yürüyüşte bir araya geliyoruz; çünkü artık sessizlik kabul edilemez. Çünkü yıldırma, yönetim politikası olamaz. Çünkü ülke dışlayıcılıkla yönetilemez. Çünkü devlet, bütün yetkilerin tek bir kişinin elinde toplanmasıyla inşa edilemez. Çünkü egemenlik, halka ve onun canlı güçlerine kapıların kapatılmasıyla, halkın katılım, değerlendirme ve hesap sorma hakkının ortadan kaldırılmasıyla korunamaz.”
Salimi, Tunus’un bugün yaşadığı krizin esas itibarıyla “bütün yetkilerin tek elde toplanması krizi” olduğunu belirtti. Krizin, yanlış siyasi tercihlerden, pervasız ve kibirli popülist politikalardan kaynaklandığını ifade etti.
Salimi’ye göre bu politikalar, nefret, düşmanlık, karalama ve her şeyden şüphe duyma üzerine kurulu bir söylemle toplumu bölmüş; devletin imkânlarını kullanarak farklı görüşlerini ifade etme hakkını kullanan kişilerin vatanseverliklerini, dürüstlüklerini ve onurlarını sorgulatmıştır.
Bu tutum, Tunus’un en büyük ulusal kuruluşlarının ve onların arkasında yer alan diğer sivil ve siyasi güçlerin, mevcut yönetim sisteminin niteliğine, politikalarına ve tercihlerine ne ölçüde karşı çıktığını göstermektedir.
Sendikanın konuşmasında, mevcut yönetimin bütün alanlardaki performansına yönelik olumsuz ve eleştirel değerlendirmeler dikkat çekiyordu. Siyasi alanda siyasi hayatın tahrip edilmesi; ekonomik ve sosyal alanda hayat pahalılığı ve kalkınma başarısızlığı; dış politikada ise diplomatik içe kapanma, egemenliği ve Tunus’un çıkarlarını zedeleyen gizli anlaşmalar eleştirildi.
Sendika ayrıca ekonomik ve sosyal krizin siyasi krizden kesinlikle ayrı düşünülemeyeceğini; aksine bu krizin, siyasi bunalımın açık sonuçlarından biri olduğunu vurguladı.
Bu tespitler ve sonuçlar, Tunus Genel İşçi Sendikası’nın derinleşen siyasi krizden çıkış yolu bulunmasına katkıda bulunma konusunda kararlı olduğunu göstermektedir. Sendika, bu amaçla geçmişteki deneyimlerini ve özellikle kriz dönemlerinde üstlendiği rolleri yeniden gündeme getirmektedir.
Sendika, tarihsel tecrübesinden hareketle, ülke kapsamlı bir krizle karşı karşıyayken kendi rolünün yalnızca sendikal meselelerle sınırlandırılmasını da reddetmektedir. Zira mevcut krizin temelinde, esas itibarıyla siyasi bir sorun bulunmaktadır.
Beşincisi: Ekim ayının ortasında düzenlenen yürüyüş, Kays Said’in yaklaşık beş yıl önce iktidar üzerinde tam kontrol sağlamasından bu yana Tunus’ta gerçekleşen çeşitli girişim ve hareketliliklerin birikimli sonucu olarak ortaya çıktı.
Bu süreçte “Darbeye Karşı Vatandaşlar”, “Ulusal Kurtuluş Cephesi”, “Ulusal Güçler Koordinasyonu” ve “Haklar ve Özgürlükler Ağı” gibi farklı oluşumlar öne çıktı.
Önceki hareketliliklerin bir sonucu ve adeta bir doruk noktası olarak ortaya çıkan ekim ayı ortasındaki yürüyüş, iktidara karşı ulusal birliği ve uzlaşmayı güçlendirmeyi amaçlayan farklı bir dinamiğin başlangıcını ilan ediyor gibi görünmektedir.
Tunus Genel İşçi Sendikası Genel Sekreteri de konuşmasında bu dönüşümü dile getirdi. Salimi, 17 Ekim yürüyüşünün şu temel gerçeği ortaya koyduğunu belirtti:
“Farklı ulusal güçler, Tunus’un çıkarları dar hesapların üzerinde tutulduğunda ve ülkeyi kurtarmanın hiçbir tarafın tek başına üstesinden gelemeyeceği bir sorumluluk hâline geldiği durumlarda bir araya gelebilir.”
Salimi ayrıca koordinasyon çerçevesinin yalnızca bu yürüyüşle sınırlı, geçici bir oluşum olmayacağını belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu çerçeveyi genişletme ve geliştirme; özgürlüğe, demokrasiye, sosyal adalete ve ulusal egemenliğe inanan canlı ulusal güçlere açılma konusundaki kararlılığımızı vurguluyoruz.”
Bu mesaj, ekim ayının ortasındaki yürüyüşün Tunus siyasetinde yeni bir dönemin kapısını araladığını açıkça göstermektedir. Bu yeni dönem, hem ülkenin farklı ulusal güçleri arasındaki ilişkilerin niteliği hem de bu güçlerin mevcut iktidara yönelik tutumları açısından önem taşımaktadır.
Ekim ayının ortasında düzenlenen yürüyüşün ortaya koyduğu tabloya bakıldığında, Tunus siyasi hayatının yeni ve farklı bir döneme girdiği açıktır.
Bu dönemde siyasi muhalefet ile ulusal kuruluşlar, Kays Said’in başkanlığındaki mutlak iktidarın sonuçlarının bir hayal kırıklığı yarattığı konusunda ortak bir değerlendirmede bulunmaktadır. Aynı zamanda ülkenin bütün alanlarda yaşadığı gerilemeden çıkabilmesi için ulusal bir sorumluluğun üstlenilmesi ve ülkeyi kurtarmaya yönelik ortak bir mücadele yürütülmesi gerektiği düşüncesi öne çıkmaktadır.
Sendikanın söylemi, reform ve değişim amacıyla yürütülecek eylemleri artırma kararlılığını yansıtmaktadır. Ancak bu tutum, diyaloga inanmayan bir iktidar ve devlet ile toplum arasında aracı kurumların varlığını kabul etmeyen bir yönetim sistemi karşısında sınanacaktır.
Tunus’ta her yeni siyasi ve sosyal yılın başlangıcında, çoğu zaman olağanüstü bir ivme kazanan toplumsal ve siyasi hareketlilik yaşanmaktadır. Halk protestoları ve siyasi eylemler giderek yoğunlaşmakta ve birçok durumda adeta bir “Öfke Sonbaharı” tablosuna dönüşmektedir.
Bu süreçte iktidar, acil sosyal taleplerle ve halkın satın alma gücünün artırılması yönündeki beklentilerle karşı karşıya kalmakta; bunlara siyasi reform çağrıları da eşlik etmektedir.
Peki, bu ayın 17 Ekim tarihinde düzenlenen yürüyüşün Tunus’ta yeni bir “Öfke Sonbaharı”nın başlangıç noktası olduğu söylenebilir mi? Yoksa iktidar, protestoların oluşturduğu ivmeyi kontrol altına almaya ve taleplerini etkisizleştirmeye mi çalışacaktır?
Halk desteğinin hızla azaldığı görülen mevcut yönetim sistemi, toplumsal hareketliliği kontrol altına alabilecek ve sınırlandırabilecek bir politika izleyebilecek midir?
Önümüzdeki haftalar bu soruların yanıtlarını ortaya koyacaktır. Üstelik bütün bunlar, gelişmelerin seyrini öngörmenin ve muhtemel sonuçlarını tahmin etmenin neredeyse imkânsız hâle geldiği, çalkantılı bir bölgesel ve uluslararası ortamda yaşanmaktadır.
-Mağrip Araştırmaları ve Kalkınma Merkezi-
İran'ın en sahipliğinde MİT Başkanı İbrahim Kalın, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid Bin Selman'ın katıldığı toplantı, Tahran'da başladı.
Toplantıya İran tarafından Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi katıldı.
Toplantının bir bölümüne İran Cumhurbaşkanı Pezeşliyan da iştirak etti.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Keni, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid Bin Selman'ın Tahran'da İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi ile toplantı yapacağını açıkladı.
Bir diğer açıdan baktığımızda İran, Mekke Ortak Savunma İttifakı'nda yer alan ülkelerle bir araya gelecek.
Tişrin Devrimi veya Tişrin Protestoları yıldönümü münasebetiyle Irak'ın başkenti Bağdat'ta kitlesel gösteriler düzenlendi.
Gösterilere katılan kalabalık bir kesim, "İran dışarı, dışarı.. Bağdat özgür kalacak" sloganı attı.
Iraklı bir gösterici basına yaptığı konuşmanın videosu sosyal medyada viral oldu.
Iraklı gösterici:
"Biz hiçbir şey istemiyoruz, sadece İran'ı istemiyoruz. Bırakın açlıktan ölelim; doları yükseltin, bir milyar yapın! Biz İran'ı istemiyoruz, İran'ı istemiyoruz! Yani ne, Allah bunu mu yazdı üzerimize? İstemiyoruz, onları istemiyoruz! İran'ı istemiyoruz, bıktık usandık, usandık artık! Bizi katlettiler, usandık amca usandık, Irak'ın yıkımının sebebi İran'dır. İran'ı dışarı atın..."
Irak'taki İran'a yakın çevreler, İran aleyhinde slogan atan kitlenin Irak'ın batısından bu iş için taşındığını iddia ediyor.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreter Yardımcısı Ali Bakıri Keni, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid Bin Selman'ın Tahran'da İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rezayi ile toplantı yapacağını açıkladı.
Bir diğer açıdan baktığımızda İran, Mekke Ortak Savunma İttifakı'nda yer alan ülkelerle bir araya gelecek.
Ramazan Bursa retweeted
📍İlgililerine duyurulur.
Farsça Basın Dili Atölyesi
Katılımcıların Farsça basın okuryazarlığı, haber çevirisi ve İran medyasının analizi alanlarında bilgi ve becerilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Atölye kapsamında İran basınında kullanılan siyasi, diplomatik, ekonomik ve toplumsal terminoloji ele alınacak; güncel haber metinleri üzerinden okuma, çeviri ve çözümleme çalışmaları gerçekleştirilecektir. Farklı siyasi eğilimlere sahip İran medya kuruluşlarının haber dili ve söylemleri karşılaştırmalı olarak incelenecektir.
docs.google.com/forms/d/e/1F…
🤖 Made with AI
Yemen'in bölünmeden kalıcı barışa ulaşması: Yerel dengeler ve muhtemel senaryolar
Suudi Arabistan ile Husi yönetimi arasında Temmuz 2026 tarihinden itibaren yeniden başlayan çatışmalar ve her geçen gün çatışmaların dahada fazla tırmanması üzerine Yemen’in geleceği ile ilgili tartışmalar yoğunluklu olarak iki ana başlık altında yapılmaktadır; Bir kesim, BM tarafından tanınan Suudi Arabistan’ın desteklediği Aden merkezli Yemen hükümetinin tüm Yemen’e hakim olması gerektiği ve hakim olacağını savunmaktadır.
İran- Hizbullah hattına yakın olan kesimin ise Husilerin savaşa ve tüm Yemen’in kontrolünü ele almaya tam hazırlıklı olduğunu, silah kapasitesinin ve kara birliklerinin bunun için yeterli olduğunu ifade etmektedir.
Bence sorulması gereken kilit soru ise şudur: Yemen'de Husilerin askeri olarak yenilmesi veya uluslararası alanda tanınan hükümetin ülkenin tamamına hakim olması, veya tam tersi Husilerin tüm Yemen’e hakim olması tek başına kalıcı barışı güvence altına alır mı?
Yemen'de Husilerin askeri olarak yenilmesi veya uluslararası alanda tanınan hükümetin ülkenin tamamına hakim olması, tek başına kalıcı barışı güvence altına almaz. Aynı şekilde Husilerin bütün ülkeyi ele geçirmesi de güneydeki ayrılıkçı eğilimleri, yerel güç merkezlerini, mezhepsel ve bölgesel güvensizliği, kaynak paylaşımı sorunlarını ve dış müdahaleleri ortadan kaldırmaz.
Dolayısıyla Yemen’de temel sorun ülkenin tamamına kimimn hakim olacağı değil, Yemen'de iktidarın nasıl paylaşılacağıdır.
Temel dinamikleri, güç merkezlerinin konumunu, ekonomik ve siyasi çıkarlar, aşiret yapıları ve diğer faktörleri hesaba katarak sürdürülebilir bir çözümün üretilmesi şarttır.
Bizce Yemen'de sürdürülebilir bir çözümün üç ayrı sorunu aynı anda ele alınması gerekir:
İktidarın paylaşımı: Husiler, uluslararası alanda tanınan hükümet, güneydeki siyasi hareketler, Islah, yerel aktörler ve diğer toplumsal kesimler hangi anayasal düzen içinde temsil edilecek?
Devletin coğrafi örgütlenmesi: Sana, Aden, Taiz, Marib, Hadramut ve diğer bölgelerin siyasi, idari ve mali yetkileri nasıl düzenlenecek?
Güç kullanma tekelinin yeniden kurulması: Silahlı gruplar, ordunun ve güvenlik kurumlarının parçası haline nasıl getirilecek; bunu kabul etmeyen grupların yeni bir savaşa başlaması nasıl önlenecek?
İngiltere Avam Kamarası Kütüphanesi 5 Ekim tarihinde dikkat çekici bir değerlendirme yayınlamıştı.
İngiltere Avam Kamarası Kütüphanesi’nin değerlendirmesine göre, Güney Geçiş Konseyi'nin 2025 sonu ve 2026 başındaki yükselişinin ardından yaşanan geri çekilme, Husi-Suudi çatışmasının yeniden başlaması ve hükümet saflarındaki parçalanma, Yemen'in siyasi sorunlarının yalnızca Husi-hükümet karşıtlığına indirgenemeyeceğini gösteriyor.
Bu nedenle benim ana önerim şudur: Yemen için en gerçekçi hedef, bütün siyasi aktörleri tek bir merkezi otorite altında eritmek değil; ülkenin toprak bütünlüğünü koruyan, fakat siyasi ve idari gücü bölgelere dağıtan, silahlı aktörleri kademeli biçimde anayasal düzene dahil eden bir sistem kurmaktır.
Ancak bunun hangi biçimde gerçekleşebileceği, Ekim 2026 itibarıyla değişen askeri dengeler ve bölgesel rekabet dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Temmuz-Ekim 2026 arası askeri gelişmeler ve Yemen’in geleceği senaryoları
Önceki yıllarda Yemen için yapılan değerlendirmelerde, 2022 ateşkesinden sonra oluşan fiili cephe hatlarının korunması ve Suudi Arabistan ile Husiler arasında bir uzlaşmaya varılması temel senaryolardan biriydi. Fakat 2026'nın ikinci yarısında yaşananlar bu varsayımı ciddi biçimde zayıflattı.
Temmuz 2026 Diplomatik süreçte tıkanma
Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki gerilim ve daha geniş kapsamlı bölgesel çatışmalar, BM arabuluculuğundaki süreci zorlaştırdı. Temmuz için öngörülen önemli bir esir takası da ilerletilemedi.
Eylül 2026 Askeri tırmanma
Husilerin Kızıldeniz'deki saldırı ve askeri baskı politikası, Yemen içindeki güç mücadelesini bölgesel deniz güvenliği meselesiyle daha fazla birleştirdi.
Ekim 2026 Yeniden genişleyen savaş
BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg, 9 Ekim'de ülkenin yeniden geniş çaplı savaşa sürüklendiğini ve çatışmaların Taiz, Lahic, Marib, Cevf ve Hacce cephelerine yayıldığını bildirdi. Husilerin Babü’l Mendep çevresindeki ilerleyişinin ardından hükümet güçleri karşı taarruz başlattı.
16–20 Ekim 2026 Taiz ve bölgesel rekabet
Taiz çevresindeki Husi ilerleyişi, hükümetin güney ve batıdaki ulaşım hatları üzerindeki hakimiyetini tehdit etti. 20 Ekim'de İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Suudi Arabistan ve Husilerin Tahran'ın arabuluculuk teklifine henüz yanıt vermediğini açıkladı.
Bu gelişmelerden üç stratejik sonuç çıkarıyorum.
Birincisi: Suudi Arabistan'ın önceliği, Yemen'de kapsayıcı bir siyasi sistem kurmaktan önce kendi topraklarını, altyapısını ve deniz ticaretini korumaya kayabilir. Reuters'ın 2 Ekim tarihli haberinde Riyad'ın Husilere karşı yeni bir askerî harekât seçeneğini değerlendirdiği bildirildi. Böyle bir yaklaşım, kısa vadede Husilere baskı kurabilir; ancak siyasi uzlaşma olmadan uygulanırsa savaşın maliyetini artırabilir.
İkincisi: Hükümet karşıtı güçlerin kendi aralarındaki sorunları çözmeden Husilere karşı kazanacağı bir askerî başarı, ulusal bir siyasi düzenin kurulmasını sağlamayacaktır.Güney Geçiş Konseyi’nin 2025 sonu ve 2026 başındaki yükselişi, ardından gerilemesi, güney meselesinin Husi meselesinden bağımsız bir siyasi müzakere gerektirdiğini gösteriyor.
Üçüncüsü: Yemen'in geleceğini yalnızca Suudi Arabistan-Husi anlaşmasına bağlamak ciddi bir stratejik hatadır. Husiler ile Riyad arasında bir güvenlik uzlaşması sağlansa bile, bunun Yemenli aktörler arasında iktidar paylaşımı ve anayasal düzen oluşturması kendiliğinden gerçekleşmez.
Yemen’in geleceğinde yerel dinamiklerin etkisi: Aşiret yapılanmaları
Yemen'deki aşiret yapısını anlamak için öncelikle önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Bir aşiretin Husilerle veya Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümetiyle ilişkisi, her zaman bütün aşiret mensuplarının aynı siyasi çizgide olduğu anlamına gelmez. Aynı aşiretin farklı kolları farklı tarafları destekleyebilir; bazıları ise çatışmanın seyrine göre tarafsız kalabilir veya yerel çıkarlarını korumaya çalışabilir.
Yemen'de aşiretler yalnızca toplumsal kimlik grupları değildir. Bazı bölgelerde güvenlik, yerel yönetim, silahlı seferberlik, arabuluculuk ve siyasi temsil üzerinde etkili aktörlerdir. Bununla birlikte aşiret aidiyeti; mezhep, bölgesel kimlik, siyasi hareketler ve ekonomik çıkarlarla birlikte değerlendirilmelidir.
Yemen'in başlıca aşiret konfederasyonları
Haşid
Etkili olduğu bölge: Amran, Sana ve çevresi
Yemen'in tarihsel olarak en etkili aşiret konfederasyonlarından biridir. Başlıca kolları Beni Suraym, el-Usaymat, Harif ve Udhar’dır.
Siyasi ilişkisi: Haşid'in bazı kolları ve liderleri Husilere karşı çıkarken, bazı aşiret mensupları Husilerin denetimindeki düzene uyum sağlamıştır. Eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in aşiret ağı da tarihsel olarak Haşid ile yakından ilişkiliydi.
Bekil
Etkili olduğu bölge: Cevf, Saada, Amran ve Sana çevresi
Yemen'in en büyük aşiret konfederasyonlarından biridir. Dahm ve Vail gibi alt konfederasyonlar ile Arhab, Nehm, Zü Muhammed ve Zü Hüseyin gibi aşiretler bu geniş ağ içinde yer alır.
Siyasi ilişkisi: Bekil mensuplarının bir bölümü Husilerle ittifak kurmuş veya onların yönetimine katılmıştır. Ancak Bekil'in tamamı Husileri desteklemez; geleneksel liderlerle Husi yönetimi arasında yetki ve nüfuz çekişmeleri de yaşanmıştır.
Mezhec
Etkili olduğu bölge: Marib, Beyda ve orta Yemen'in bazı kesimleri
Bu geniş aşiret konfederasyonunun önemli kollarından biri Murad'dır. Murad, özellikle Marib'in güneybatısında ve Beyda'nın bazı kesimlerinde etkilidir.
Siyasi ilişkisi: Murad'ın önemli kesimleri Husi ilerleyişine karşı savaşmış ve hükümet yanlısı güçlerle birlikte hareket etmiştir. Bununla birlikte, aşiretin her kolunun aynı siyasi çizgide olduğu varsayılmamalıdır.
Himyer
Etkili olduğu bölge: Şebve ve güneybatı Yemen'in bazı kesimleri
Himyer adı hem tarihi bir Yemen topluluğunu hem de günümüzde farklı yerlerde kullanılan aşiret bağlantılarını ifade eder. Şebve'deki Himyer aşireti, Habban ve Rudum çevresinde bulunur.
Siyasi ilişkisi: Güneydeki aşiretlerin tutumları yerel güvenlik, kaynaklar ve güney siyasi hareketleriyle ilişkilidir. Himyer adı taşıyan bütün grupları tek bir Husi veya hükümet kampına yerleştirmek doğru değildir.
Kinde
Etkili olduğu bölge: Hadramut ve doğu Yemen
Kinde, Yemen'in doğu ve orta kesimleriyle tarihsel bağlantıları olan büyük bir aşiret konfederasyonudur. Günümüzde Hadramut'ta farklı yerel aşiret yapıları ve siyasi ağlar da önemlidir.
Siyasi ilişkisi: Hadramut'taki aşiretlerin tutumları yalnızca Husiler-hükümet ayrımıyla açıklanamaz; yerel özerklik, petrol gelirleri, güvenlik ve güneyin siyasi geleceği de belirleyicidir.
Husilerle ilişkili aşiretler ve Husi yönetiminin etkili olduğu alanlar
Husiler, 2014'te Sana'yı ele geçirmelerinden önce de kuzeyde aşiret ağlarıyla ilişkiler kurmuştu. Bu ilişkiler zaman içinde ittifak, evlilik bağları, siyasi aracılık, ekonomik teşvikler ve zorlayıcı yöntemlerin birleşimiyle şekillendi. Mart 2026'da yayımlanan bir araştırma da Husi yönetiminin aşiretlerle kurduğu ilişkilerin devamlılığını ve bu ilişkiler üzerindeki baskıları inceliyor.
Bekil'in bazı kolları
Başlıca etki alanı: Cevf, Saada, Amran ve Sana çevresi
Husilerle ilişkisinin genel görünümü: Husi yönetimiyle iş birliği yapan veya onun kontrolüne giren kolları bulunur.
Haşid'in bazı kolları
Başlıca etki alanı: Özellikle Amran; ayrıca Sana ve çevresi
Husilerle ilişkisinin genel görünümü: Hem Husi karşıtı hem de Husi yönetimiyle uzlaşan gruplar vardır.
Haydan ve Havlan bin Amir çevresindeki aşiret ağları
Başlıca etki alanı: Saada ve kuzeybatıdaki dağlık alanlar
Husilerle ilişkisinin genel görünümü: Husi hareketinin tarihsel toplumsal tabanıyla kesişen ağlar bulunur; bütün mensuplar için tek bir siyasi tutum söylenemez.
Sufyan ve diğer kuzey aşiretleri
Başlıca etki alanı: Amran ve çevresi
Husilerle ilişkisinin genel görünümü: Bazı yerel liderler Husi yönetimiyle ilişki kurarken, başka gruplar farklı tutumlar almıştır.
Sana, Zemar ve Mahvit çevresindeki yerel aşiretler
Başlıca etki alanı: Husi yönetiminin kontrolündeki kuzeybatı bölgeleri
Husilerle ilişkisinin genel görünümü: Yönetimle iş birliği, uyum sağlama ve yerel anlaşmazlıklar birlikte görülür.
Burada önemli bir nokta vardır: Husi kontrolü altında yaşamak, ideolojik olarak Husileri desteklemekle aynı şey değildir. Bazı aşiret liderleri siyasi veya ekonomik çıkarları nedeniyle iş birliği yapmaktadır; bazıları çatışmadan kaçınmak için uyum sağlamakta; bazıları ise Husi yönetimine karşı çıkmasına rağmen açık silahlı direnişe girişmemektedir. Zira geleneksel aşiret liderlerinin yetkileri Husi atamaları ve denetim mekanizmalarıyla zayıflatılabilmektedir.
Yemen hükümetini destekleyen veya Husilere karşı çıkan aşiretler
Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümetiyle ve Başkanlık Konseyi'yle ilişkili aşiret ağları özellikle Marib, Şebve ve ülkenin doğu ve güney kesimlerinde önem taşır. Ancak bu bölgelerde hükümet yanlısı güçler, yerel aşiretler ve güneydeki farklı siyasi hareketler arasında her zaman tam bir birlik yoktur.
Abide
Etkili olduğu bölge: Marib'in doğusu ve petrol-doğal gaz sahalarının bulunduğu alanlar
Marib'in en önemli aşiretlerinden biridir. Aşiretin toprakları, enerji altyapısı ve önemli ulaşım güzergahlarını kapsar. Marib Valisi Sultan el-Arade'nin Abide aşiretiyle bağlantısı, bu grubun yerel siyasi önemini artırmıştır.
Hükümetle ilişkisi: Abide'nin önemli aktörleri, Husilere karşı Marib'in savunulması ve hükümet yanlısı yerel yönetimle ilişkilendirilir. Bununla birlikte aşiret çıkarları ile merkezi hükümetin politikaları her zaman örtüşmeyebilir.
Murad
Etkili olduğu bölge: Güneybatı Marib ve Beyda
Murad, Mezhec konfederasyonunun önemli kollarından biridir. Özellikle Rahaba, Cebel Murad, el-Cube, Mahliye ve Harib çevresinde etkilidir.
Hükümetle ilişkisi: Murad'ın önemli kesimleri Husi güçlerine karşı mücadele etmiştir. Aşiretin bazı mensupları geçmişte merkezi devlet kurumlarında ve askeri yapılarda da yer almıştır.
Avlak/el-Avlaki
Etkili olduğu bölge: Şebve; özellikle es-Said, Nisab ve Hatib çevresi
Şebve'nin en önemli aşiretlerinden biridir. Bölgede doğal gaz tesisleri, enerji altyapısı ve stratejik yollar üzerinde etkili yerel ağlar bulunur.
Siyasi ilişkisi: Avlak aşiretinin farklı kesimleri hükümet yanlısı güçler ve güneydeki siyasi aktörlerle ilişkiler kurmuştur. Ancak aşiretin tamamını tek bir siyasi oluşumla özdeşleştirmek doğru değildir.
Mehri aşiretleri
Etkili olduğu bölge: El-Mehra; Umman sınırı ve doğu kıyıları
El-Mehra'daki aşiretler, bölgenin yerel kimliğinin ve siyasi özerklik taleplerinin önemli unsurlarıdır.
Siyasi ilişkisi: Bazı aktörler uluslararası alanda tanınan hükümetle ilişkiliyken, bazıları dış askeri nüfuza ve merkezi yönetimin müdahalelerine karşı daha özerk bir tutum izler. Bu nedenle Mehri aşiretlerini doğrudan hükümet yanlısı veya Husi yanlısı diye sınıflandırmak yanıltıcıdır.
Hadramut'un yerel aşiretleri
Etkili olduğu bölge: Hadramut Vadisi, iç kesimler ve kıyı bölgeleri
Nahd, Humum ve Say'ar gibi aşiretler ile diğer yerel topluluklar, Hadramut'un farklı bölgelerinde etkilidir.
Siyasi ilişkisi: Aşiretler arasında hükümetle iş birliği yapanlar, yerel özerklik isteyenler ve güneydeki siyasi hareketlerle yakın duranlar vardır. Hadramut'taki siyasi ayrışma, Husilerle hükümet arasındaki çatışmanın ötesine geçer.
Yemen'deki aşiret siyasetinin temel özelliklerinden biri, geleneksel aşiret liderlerinin otoritesi ile silahlı ve siyasi aktörlerin kurduğu yeni güç ilişkileri arasındaki rekabettir. Husiler kuzeydeki aşiret ağlarının bir bölümünü kendi yönetimlerine dahil etmiş; Marib ve Şebve gibi bölgelerde ise farklı aşiretler hükümet yanlısı güçlerle veya başka yerel aktörlerle iş birliği yapmıştır. Aynı zamanda bazı aşiretler, iki ana tarafın dışında kalarak kendi bölgelerinde özerkliğini ve pazarlık gücünü korumaya çalışmaktadır.
Yemen'de kalıcı bir siyasi uzlaşma için bu nedenle yalnızca Husilerle hükümet arasında anlaşma yapılması yeterli olmayabilir. Yerel aşiretlerin temsil edilmesi, yerel yönetim yetkileri, güvenlik düzenlemeleri, petrol ve doğal gaz gelirlerinin paylaşılması ve aşiretler arası uyuşmazlıkların çözümü de siyasi sürecin önemli başlıklarıdır. Marib ve Şebve üzerine araştırmalar, bu yerel dinamiklerin merkezi devletin kapasitesiyle yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Altı muhtemel senaryo
1 - Güç paylaşımına dayalı, ademimerkeziyetçi üniter devlet
Bu modelde Yemen tek bir uluslararası tanınmış devlet olarak kalır; fakat Sana ve Aden'deki merkezi otorite bütün siyasi, askerî ve mali yetkileri tek başına kullanmaz.
Sistemin temel unsurları:
- Husilerin, hükümet çevrelerinin, güneyli aktörlerin ve diğer siyasi grupların katıldığı bir ulusal uzlaşma hükümeti.
- Valiliklerin seçilmiş meclisleri ve yürütme organları aracılığıyla gerçek idari yetkilere sahip olması.
- Yerel bütçe, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri ve yerel kalkınma alanlarında geniş bölgesel yetki.
- Petrol, doğal gaz, limanlar, gümrükler ve diğer gelirler için bağımsız denetim altında ulusal gelir paylaşımı sistemi.
- Merkezi düzeyde savunma, dış politika, para politikası ve temel anayasal hakların korunması.
Buradaki kritik yenilik, Husilerin mevcut yönetim alanlarında bir gecede bütün yetkilerini bırakmalarını istemek yerine, bu alanlardaki siyasi ve idari etkilerini ulusal anayasal düzene dönüştürmektir. Bunun karşılığında Husilerin de ülkenin geri kalanında tek taraflı hakimiyet kurma iddiasından vazgeçmesi gerekir.
Neden mümkün olabilir?
Husilerin siyasi ağırlığını tanırken güneydeki ve diğer bölgelerdeki aktörlerin özerklik taleplerini de karşılayabilir. Böylece çözüm, tek bir tarafın diğerine teslim olmasına dayanmaz.
En büyük risk:
Husilerin ve diğer yerel silahlı yapıların biri veya birkaçının ulusal birlik hükümetine katılıp kendi bölgelerinde bağımsız bir askeri ve siyasi yapı olarak kalması. Bu durumda güç paylaşımı anlaşması, kalıcı bir barış yerine silahlı bölünmeyi kurumsallaştırabilir.
Başarı şartı:
Yetki paylaşımının anayasal güvenceye alınması, gelirlerin şeffaf dağıtılması ve anlaşmayı denetleyecek bağımsız mekanizmaların kurulması.
2 - Asimetrik federalism
Yemen, anayasal olarak tanımlanmış bölgesel yönetimlere sahip federal bir devlet haline gelir. Ancak her bölgenin aynı yetkilere, aynı idari yapıya ve aynı geçiş takvimine sahip olması gerekmez.
Bu modelin en önemli avantajı, ülkenin birliğini korurken farklı bölgelerin tarihsel ve siyasi taleplerine farklı cevaplar verebilmesidir.
Ancak Yemen'de federalizmin geçmişi sorunludur. 2013–2014 Ulusal Diyalog Konferansı sonrasında gündeme gelen altı bölgeli federal plan, bölge sınırları ve kaynakların dağılımı konusunda önemli itirazlarla karşılaştı. Husiler ve Güney Geçiş Konseyi gibi farklı hedeflere sahip aktörler bu düzenlemeyi benimsemedi.
Dolayısıyla altı bölgeli eski tasarımı olduğu gibi yeniden uygulamak yerine, bölgelerin sınırlarını, yetkilerini ve gelirlerini yeni bir müzakereyle belirlemek gerekir.
En büyük risk:
Federal birimler zamanla kendi ordularını, dış bağlantılarını ve ekonomik kaynaklarını kontrol eden yarı bağımsız devletlere dönüşebilir.
Başarı şartı:
Federalizmin önce siyasi uzlaşmayla kabul edilmesi; sınır ve gelir düzenlemelerinin sonradan tek taraflı dayatılmaması.
3 - Geçici ulusal uzlaşma hükümeti ve aşamalı geçiş
İlk aşamada taraflar federalizm veya üniter devlet konusunda nihai karar vermeden, savaşı bitirmek üzere sınırlı süreli bir geçiş anlaşması imzalanır.
Bu anlaşma üç aşamadan oluşabilir:
Ateşkes ve insani güven artırıcı önlemler: Cephelerin dondurulması, esir takası, yolların açılması, liman ve havaalanlarına erişimin düzenlenmesi.
Geçici siyasi ortaklık: Husiler, Başkanlık Liderlik Konseyi çevresindeki aktörler, güneyli temsilciler, Islah, yerel siyasi güçler ve sivil toplumun katıldığı bir geçiş yönetimi.
Kurucu siyasi süreç: Yeni anayasa, yerel yönetim modeli, gelir paylaşımı, seçim sistemi ve güvenlik sektörü reformu üzerinde müzakere.
Bu yaklaşım, en zor konuların tamamının ilk anlaşmada çözülmesini gerektirmez. Taraflara önce savaşı durdurup sonra kurumsal sorunları ele alma imkanı verir.
En büyük risk:
Geçici hükümetin kalıcılaşması ve silahlı grupların kazandıkları fiili alanları siyasi pazarlık aracı olarak kullanması.
Başarı şartı:
Açık bir takvim, bağımsız izleme, geçiş sürecinin ihlal edilmesi halinde uygulanacak sonuçlar ve siyasi sürecin süresiz ertelenmesini önleyen güvenceler.
4 - Güvenlik anlaşması karşılığında Husi siyasi entegrasyonu
Bu senaryoda öncelik, önce Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı sona erdirmek ve sınır güvenliğini sağlamaktır. Ardından bu anlaşma Yemen içi siyasi uzlaşmanın başlangıcı haline getirilir.
Muhtemel karşılıklı taahhütler şunlardır:
- Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik sınır ötesi saldırıları durdurması ve deniz ticaretine yönelik saldırılardan vazgeçmesi.
- Suudi Arabistan'ın Yemen'deki askeri müdahalesini sona erdirmesi ve siyasi çözüm sürecini desteklemesi.
- Husilerin ulusal siyasi kurumlara katılımının güvence altına alınması.
- Yemen'in limanları, gümrük gelirleri, kamu çalışanlarının maaşları ve merkez bankası düzenlemeleri üzerinde ortak bir ekonomik anlaşmaya varılması.
Fakat önemli bir ayrım var: Suudi-Husi anlaşması, Yemen barış anlaşması değildir. Riyad ile Sana arasında karşılıklı güvenlik uzlaşması sağlanırken Taiz, Aden, Hadramut ve diğer bölgelerin talepleri dışarıda bırakılırsa, savaşın başka biçimde sürmesi mümkündür.
En büyük risk:
Riyad'ın güvenlik kazanımı elde etmesi, Husilerin de kendi hakimiyet bölgelerini pekiştirmesi, fakat diğer Yemenli aktörlerin siyasi süreç dışında kalması.
Başarı şartı:
Bölgesel anlaşmanın Yemen içindeki kapsamlı müzakerelerle eş zamanlı yürütülmesi.
5 - Askeri tırmanma ve yeni bir güç dengesi
Hükümet güçleri ve bölgesel destekçileri, Husileri askeri baskıyla geri püskürtmeye çalışır. Husiler ise Taiz, Marib veya Kızıldeniz kıyısındaki ilerlemelerini yeni bir pazarlık gücü oluşturmak için kullanır.
Bu senaryo, mutlaka bir tarafın kesin zaferiyle sonuçlanmak zorunda değildir. Daha muhtemel tehlike, tarafların ağır kayıplar vermesine rağmen birbirlerini ortadan kaldıramadığı, daha geniş bir coğrafyaya yayılan yıpratma savaşıdır.
2026 Ekim'inde BM'nin bildirdiği çok cepheli çatışmalar, bu riskin teorik olmadığını gösteriyor.
En büyük risk:
Daha fazla sivil kayıp, kitlesel yerinden edilme, devlet kurumlarının çöküşü ve Husilerin karşısında bulunan grupların kendi aralarında yeniden çatışması.
Siyasi sonuç:
Askeri tırmanma daha sonra müzakereye dönüşebilir; ancak bu, tarafların daha fazla taviz vermesini garanti etmez. Aksine, savaşan aktörlerin daha sert ve maksimalist talepler ileri sürmesine yol açabilir.
6 - Fiili bölünme veya konfederal bir ara düzen
Yemen'in uluslararası sınırları resmen korunur; fakat merkezi yönetim ülkenin tamamında etkili olamaz. Kuzeyde Husi yönetimi, güneyde birden fazla siyasi ve askeri güç merkezi, doğuda ise yerel çıkar ağları varlığını sürdürür.
Bu durum zamanla konfederal bir yapıya benzeyebilir. Fakat üzerinde anlaşılmış anayasal bir konfederasyon ile yalnızca fiili parçalanma birbirinden çok farklıdır.
Birincisi, ortak kurumlar ve müzakere edilmiş yetki paylaşımı içerir. İkincisi, her bölgenin kendi silahlı gücüne, dış bağlantılarına ve ekonomik kaynaklarına dayanır.
En büyük risk:
Geçici askeri hatların kalıcı siyasi sınırlara dönüşmesi; güneyin kendi içinde dahi Aden, Hadramut, Şebve ve diğer bölgeler arasında yeni anlaşmazlıkların ortaya çıkması.
Başarı şartı:
Bu senaryodan çıkışın, tüm bölgeleri kapsayan anayasal bir müzakereyle mümkün olması. Konfederal düzen, ancak tarafların üzerinde uzlaştığı bir ara çözüm olarak anlamlıdır.
Benim önerdiğim model: Üç aşamalı, karma bir siyasi çözüm
Yemen'in toprak bütünlüğünü korumak ve bütün başlıca aktörleri siyasi sisteme dahil etmek için en uygun yolun, birinci ve ikinci senaryonun kurumsal unsurlarını üçüncü senaryonun geçiş mekanizmasıyla birleştirmek olduğu kanaatindeyim.
Başka bir ifadeyle: Önce ateşkes ve geçici güç paylaşımı; ardından güçlü bölgesel özerklik; son olarak anayasal güvenceye sahip, gerektiğinde federal özellikler taşıyan bir devlet.
Birinci aşama — Savaşın durdurulması ve asgari uzlaşma
BM gözetiminde ateşkes; esir takası; yolların, limanların ve hava ulaşımının düzenlenmesi; memur maaşları ve kamu gelirleri konusunda geçici bir anlaşma. Aynı zamanda Suudi Arabistan, İran, BAE ve Umman'ın Yemen'deki siyasi süreci baltalamama konusunda mutabakata varması.
İkinci aşama — Kapsayıcı geçiş yönetimi
Husiler, mevcut hükümet çevreleri, güneydeki aktörler, Islah, Hadramut ve Marib temsilcileri, diğer yerel güçler, kadınlar ve sivil toplumun katıldığı bir siyasi süreç. Katılım, yalnızca silahlı grupların liderlerine koltuk vermekle sınırlı olmamalı; farklı toplumsal kesimlerin de temsilini sağlamalı.
Üçüncü aşama — Kalıcı anayasal düzen
Yeni anayasa veya anayasal değişiklikler, yerel ve bölgesel yetkilerin tanımlanması, gelir paylaşımı, güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması ve ulusal seçimler. Federalizme geçiş veya mevcut üniter devletin güçlü ademimerkeziyetçi bir yapıya dönüştürülmesi, bu aşamada müzakereyle kararlaştırılmalı.
Hangi senaryo daha gerçekçi?
Benim değerlendirmeme göre Yemen'in geleceği üç ayrı düzeyde düşünülmeli:
Kısa vadede: Çok cepheli savaşın durdurulması, Suudi-Husi güvenlik geriliminin azaltılması ve hükümet karşıtı olmayan güçler arasındaki rekabetin kontrol altına alınması.
Orta vadede: Husilerin, uluslararası alanda tanınan hükümet çevrelerinin ve güneyli aktörlerin katıldığı, dış destekçiler tarafından da güvence altına alınan bir geçiş anlaşması.
Uzun vadede: Ülkenin toprak bütünlüğünü koruyan, fakat siyasi, idari ve mali yetkileri bölgelere dağıtan, güçlü yerel yönetimlere ve gerektiğinde federal özelliklere sahip bir anayasal sistem.
Bu çerçevede birinci senaryo olan ademimerkeziyetçi üniter devlet, ikinci senaryo olan asimetrik federalizm ile birlikte en güçlü uzun vadeli çözüm adaylarıdır. Üçüncü senaryo olan geçici ulusal uzlaşma hükümeti ise bu iki modele ulaşmanın muhtemel geçiş mekanizmasıdır.
Fakat bunun önünde çok ciddi bir engel vardır: Husilerin ve diğer silahlı aktörlerin siyasi sisteme katılmaları, mevcut güçlerini kaybetme korkularını ortadan kaldıracak güvenilir garantiler gerektirir. Öte yandan, bu aktörlerin mevcut askeri güçlerini sınırsız biçimde korumaları da diğer tarafların güvenlik kaygılarını artırır. Kalıcı barış, bu iki ihtiyacın aynı anda karşılanmasına bağlıdır.
Yemen'in geleceğine ilişkin asıl soru, kimin Sana'yı veya Aden'i kontrol edeceği değil, tüm tarafların ortak bir devlet içinde nasıl yaşayabileceğidir.
Dün Suriye'nin Başkenti Şam, Humus, İdlib ve Dera başta olmak üzere bir çok kentinde, İsrail'in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını kınamak ve Dera ile Kuneytra halkıyla dayanışma içinde olmak için gösteriler düzenlendi.
Gösterilerde atılan sloganlar;
▪️"Ey Dera, Duma ölümüne seninle!"
▪️"Siyonist, sabret sabret, Suriye'de kazıyoruz senin için bir kabir!"
▪️"Toprağımızı koruruz ya da uğrunda şehit oluruz"
▪️“Ey Siyonistler, ey Siyonistler…. Suriye halkı diz çökmeyecek. Sabrımız tükendi, sadece bekleyin!”






















