Artık insanlara ne düşüneceklerini söylemeye bile gerek kalmıyor; neye öfkeleneceklerini, neden korkacaklarını, kimden nefret edeceklerini belirlemek yeterli. İktidarın en büyük başarısı, insanları susturması değil, onlara kendi düşünceleriymiş gibi konuşacakları bir dil vermesidir.
Hayat, elimizden akıp giden zaman değildir; bir kitabın kırışmış sayfasında, bir çocuğun gülüşünde, yüzyıllar önce yaşamış bir filozofun odasında bizi hala değiştirebilen karşılaşmalardır. Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, yaşamaya vakit bulamadığını düşünürken, yaşamın çoktan kendisinde olup bitmekte olduğunu unutmasıdır.
Bazen bir yapının sınırını aşmak için ondan bir şey eksiltmek gerekmez; bağlantılarını yeniden kurmak yeterlidir.
İnsan hayatındaki büyük geçişleri toplum ritüelleştiriyor.
Okula başlarız, mezun oluruz, evleniriz, emekli oluruz; vedalaşır, el sıkar, diploma verir, yüzük takar, cenaze kaldırırız. Çünkü hayatın kendisinde “burada çocukluk bitti”, “burada başka biri oldun”++
Sürekli öğrenci kalmak gibi kötü bir huy edindim.
Bir şeyi öğreniyorum.
Rahatlayacağımı sanıyorum.
Tam tersine, bilmediğim üç şey daha ortaya çıkıyor.
Bilgi dedikleri biraz da böyle bir felaket galiba:
Cehaletiniz küçülmüyor.
Sadece haritası ayrıntılanıyor.
Özgürlük, istediğim her şeyi yapabilmek değil belki; beni neyin harekete geçirdiğini biraz daha iyi anlayabilmek.
Hayata biraz geç kaldığımı düşündüğüm zamanlar oluyor. Sonra bakıyorum, hayat da pek zamanında gelmiş sayılmaz.
Felsefe bir “kültürel seçkinlik” meselesi değildir. Ayran içerek de, tarhana çorbası eşliğinde de, kısa kollu gömlek giyerek de düşünülür. Asıl mesele ne tükettiğimiz değil; düşüncelerimizi, alışkanlıklarımızı ve hatta kendi beğenilerimizi sorgulayabilmemizdir. Bana kalırsa felsefeye en uzak olanlar, başkalarını zevkleri üzerinden sınıflandırıp düşünceyi bir kimlik göstergesine dönüştürenlerdir.
Spinoza’nın diliyle söylersek, her şeyin bir etkileme ve etkilenme kudreti vardır. Bu kudret farklı yoğunluklarda ortaya çıkar.
Virüsün kudreti hücrenin dışında neredeyse sıfıra iner.
Hücrenin içinde ise olağanüstü artar.
Prionun kudreti protein ağlarında işler.
Kristalin kudreti ise moleküler düzenlenmede ortaya çıkar.
Dolayısıyla “canlılık” belki de bir öz değildir.
Belki bir yoğunluk, bir organizasyon biçimi, bir ilişki tarzıdır.
Ve işte burada Deleuze’ün çok sevdiği fikir gelir.
Biz sürekli dünyayı ikiliklerle bölüyoruz:
canlı / cansız
zihin / beden
insan / hayvan
doğa / kültür
Oysa yaşam, bu sınırların arasındaki geçişlerde daha yaratıcıdır.
Virüsler, prionlar, kristaller… Bunlar doğanın bize söylediği şudur:
“Sandığınız kadar temiz sınırlar yok.”
Doğa, tanımlarımızdan daha süreklidir.


