Murat Önderman retweeted
Twenty-three years ago, when I was studying philosophy in Italy, one of the most interesting questions that occupied my mind was whether human beings genuinely arrive at truth through reason, or merely acquire a sufficiently sophisticated vocabulary to explain why they continue to deceive themselves.
I remember a professor who, during a lecture on epistemology, declared with an entirely serious expression:
“It is difficult to find black socks in a dark room, unless they smell!”
I must admit that such a statement would hardly find a place in an academic treatise, but I immediately recognised in it an unexpectedly serious philosophical problem, formulated with an economy of means of which certain German idealists could only dream.
Imagine Kant confronted with this situation. Before searching for the socks, he would probably begin by examining the conditions under which their existence could become an object of possible experience. Hegel would establish that darkness and the socks stand in a dialectical relationship, whose resolution is yet to be accomplished through the very movement of Spirit. And Heidegger would undoubtedly devote several hundred pages to the being-of-the-sock-in-darkness before raising the question of whether smell might not constitute an authentic mode of disclosing presence.
And the professor would probably simply open the window.
I remember how seriously we took philosophical distinctions in those days, how diligently we discussed the limits of sensory knowledge, the reliability of perception, and the relationships between essence and appearance, while life, with its characteristically unceremonious sense of humour, continually presented us with examples capable of ruining an entire seminar in less than five minutes.
Because there is one detail in the story of the socks that deserves attention: sometimes the very quality we would prefer an object not to possess turns out to be the only reliable means of finding it.
And this, of course, applies to considerably more than socks.
After twenty-three years of reading, reflection, and quite a few encounters with people who hold an extraordinarily high opinion of their own intellectual importance, I am beginning to suspect that the professor demonstrated remarkable perceptiveness. Certain phenomena remain entirely invisible until they begin to reveal their presence in ways that no sophisticated terminology can conceal.
To this day, I remember that lecture with particular pleasure, because a single pair of imaginary socks managed to call into question all our self-confidence as young philosophers, armed with Kant, Hegel, and the unshakeable conviction that human knowledge was an exceptionally serious business.
Or we could simply have opened the window.
In either case, philosophy would have made a certain amount of progress.
Çoğu yalnız ülke insanındaki dışlanmışlık hissi derin devletten de derin olduğu için teklif gibi görünen soru aslında bir seviliyor muyum nefret mi ediliyorum sınavı olabilir.
Nasıl oluyor da birey bir yandan daha özerk olurken, öte yandan topluma daha çok bağımlı hale geliyor? Nasıl aynı zamanda hem daha çok bireyleşiyor hem de daha çok dayanışma içine giriyor? Çünkü ... çelişir gibi görünür bu iki devinimin birbirini izlediği çok açıktır.
E. Durkheim
YZ durumu araştırmalara dayanarak şöyle özetledi:
"Tıp eğitimi süreci, ironik bir şekilde, empati yeteneğinde bir azalmaya ve hekim adaylarında 'seçilmişlik' hissiyatına dayalı elitist bir narsisizmin gelişmesine zemin hazırlayabilmektedir."
Hemen hiç kimsenin tartışmada karşı tarafın haklı olabileceği noktalar umurunda değil fakat kendi haklılığına hizmet edecek şeyleri ise kartal gibi arıyor ama bu kez de onun haklı olabileceği noktaları kimse dinlemiyor, bir çeşit kör döğüşü, emek ve zaman kaybı. Bağırma duvarı.
Bu durum Tr'de sık rastlanan disorganizasyonun bir örneği. Birinin yaptığını öbürü bozuyor demek bu.
Disorganizasyon da yalnız ülkedeki düzenli anarşinin bir öğesi.
Yaya geçitleri ne işe yarıyor örneğin.
İlginç bir açıklama zira Michelin rehberinin Türkiye'ye gelmesi T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bir projesi (bir bakanlık başka bir bakanlığı ayıplıyor yani)
Türkiye’nin gastronomi turizmini ve marka değerini küresel ölçekte artırmak amacıyla resmi bir iş birliği var ve bu sene de rehber tüm Türkiye'ye açılacak.
Merhaba; neler yapıyorsunuz?
Çay bardağındaki şekeri çıkan ses Neptün'den duyulacak şekilde karıştıranlar hariç herkesin akşam yemeği üstüne içecekleri çaylar tavşan kanı olsun 🙋♂️
Bu denemede de devrim olmadı.
Fransa Senatosu, gösterilerdeki zararın protestoculara ödetilmesini öngören tasarıyı kabul etti
➡️ l.euronews.com/OJyf
Murat Önderman retweeted
🚨: FDA approves cancer treatment using sound waves instead of Chemotherapy, radiation, or surgical procedures
Stalin, "devlet bir ailedir ve ben de babanızım" demiş. Bunu yazan Richard Sennett.
Buna da paternalist sosyalizm diyebiliriz sanırım. Yok ama, sosyalist paternalizm diyelim.
Bu blues rock'ı ve elektro gitarı kimler icat ettiyse ruhları şad olsun 🎵🦉
youtu.be/jhuMGEOSlNg?si=ECoz…
Benim böyle Orianthi gibi istikrarlı olarak olağanüstünün de fevkinde müzik yapan birini dinleyince aklıma hemen keşke Eva ile beraber çalıp söyleselerdi düşüncesi geliyor.
Böyle bir olayda bir müziksever ortadan ikiye bölünebilirdi belki de 🫠😸🎵🦉🙋♂️
youtu.be/xn6jbFVnQ0A?si=e-qV…
Hep olumsuz eleştiri yapacağım diye ego kasmadığı ve çıkıntılık yapmadığı için sokakta zor koşullarda bile mışıl mışıl uyuyan tatlı bir İstanbul kedisi.
Sanki toplumsal veya çevrenizdeki bir kültür, bireyleşmenizi, ortak değil farklı yönlerinizi gösterip vurgulamanızı, eleştirmenizi hatta olumsuz eleştirilerin makbul olduğunu vb önünüze çıkarmazmış gibi konuşuyorsunuz.
Bunları modern kültürden almadınız, hepisi sizin fikriniz 🫠
Murat Önderman retweeted
“Perhaps it is true that we do not really exist until there is someone there to see us existing, we cannot properly speak until there is someone who can understand what we are saying in essence, we are not wholly alive until we are loved.”
Alain de Botton, On Love
Cezalandırmadım diyor da, öğretmenlerin cezalandırma yetkisi yok ki.
Hadi diyelim ki var; hukuken cezalandırılması gereken davranışı takdiren cezalandırmamanın anlamı ne?
Kültürel geri planda şu var: Komut kurala önde gelir.
Sonra da yasanın bağlayıcılığından bahsetmek.
Siz ne öğretmen olabilirsiniz ne de Millî Eğitim Bakanı!
Lisede öğretmenimin arabasının egzozuna patates tıkadım. Beni gördü, yanına çağırdı. Ne bağırdı ne kızdı. Uzun uzun neden yanlış yaptığımı anlattı. Çünkü öğretmenlik bunu gerektiriyordu.
Yıllar sonra öğretmenlik yaptığım sınıfta bir öğrencim, herkesin içinde bana söylenmemesi gereken sözler söyledi. Cezalandırmadım. Karşıma aldım, neden yanlış yaptığını anlattım. Çünkü öğretmenlik bunu gerektiriyordu.
Gençler hata yapar. Öğretmenin görevi, onları cezalandırmaktan önce yanlışlarını öğretmektir.
Şimdi iki liseli kız çocuğu , Milli Eğitim Bakanını protesto ettikleri için tutuklanmış!
Protesto etmek ne egzoza patates tıkamaktır ne de hakaret etmektir. Demokratik bir hakkı kullanmaktır. Hakaret varsa bile bunun karşılığı tutuklama olmamalıdır.
Ülke daha ne kadar kötüye gidebilir diye soruyoruz; her gün daha kötüsünü görüyoruz.
Millî Eğitim Bakanının görevi, kendisini protesto eden liselileri tutuklatmak değil, gençlerin neden tepki gösterdiğini anlamaya çalışmaktır. Bir bakan, eleştiriye tahammül edemiyorsa gençlere demokrasi, ifade özgürlüğü ve hoşgörü konusunda ne öğretebilir?
Kendisini protesto eden iki liseli kız çocuğunun tutuklanmasıyla sonuçlanan bu anlayış, eğitimin değil, baskının anlayışıdır. Gençlere düşüncelerini ifade ettikleri için ceza vermek, onlara demokrasi öğretmek değil, susmayı öğretmektir.
Siz ne öğretmen olabilirsiniz ne de Millî Eğitim Bakanı!
Bir resmi figür sahip olmadığı bir yetkiyi kullanmadığı için övünüyorsa orada informel bir düzen vardır ve o düzeni de kurumdaki sosyal özneler oluşturmuşlardır. Bu düzen yarı-özerk bir sosyal alanın varlığına işeret eder. Tr'de böyle sayısız alan var. Neredeyse her kurumda var.

















