
historian | phd | populism studies | lecturer | #kemalism #populism #ideologies
Joined August 2013
- Tweets302
- Following988
- Followers1.2K
- Likes6.1K
Akademik yayıncılığın geleceğine ilişkin dikkat çekici bir çalışma Nature dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, Paper2Agent adlı sistemle bilimsel makaleleri okunup atıf yapılan metinler olmaktan çıkararak, yöntemleri yeniden uygulayabilen ve araştırmacıyla etkileşim kurabilen yapay zekâ ajanlarına dönüştürmeyi amaçlıyor. Bu yaklaşım bilimsel bilginin bir çalışmadan başka bir çalışmaya aktarıldığı geleneksel anlayışın yerine bilginin yeniden üretilmesini ve farklı araştırmalarda da kullanılmasını mümkün kılmayı hedefliyor. Ancak, sosyal bilimlerde yöntemsel yeterlilik ile tarihsel ve bağlamsal yorumlama arasındaki ayrımı göz ardı etmemek gerekiyor.
Makale için: nature.com/articles/s41586-0…
Editörlüğünü üstlendiğim “Türkiye’de Modern Devletin İnşası: Süreklilikler, Kırılmalar ve Dönüşümler” başlıklı kitap, Özgür Yayınları tarafından yayımlandı.
Farklı disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan eser, Türkiye’de modern devletin tarihsel inşa ve dönüşüm süreçlerini siyasal, kurumsal, toplumsal ve uluslararası boyutlarıyla ele alıyor.
Kitaba katkı sunan tüm yazarlarımıza teşekkür ediyor, akademik literatüre faydalı olmasını diliyorum.
Açık Erişim İçin: ozguryayinlari.com/site/tr/c…
Araştırma üniversitesi ve aday araştırma üniversitesi statüsündeki yükseköğretim kurumlarında, akademik personelden bilimsel yayın ve diğer akademik faaliyetler bakımından belirli performans koşullarını karşılamaları beklenmektedir. Nitekim bu üniversitelerde Dr. Öğr. Üyesi kadrolarına yönelik belirli aralıklarla gerçekleştirilen yeniden atama süreçlerinde de akademik üretkenlik temel değerlendirme ölçütleri arasında yer almaktadır. Bazı üniversitelerde Scopus kapsamında indekslenen yayınlar ile diğer akademik faaliyetlere ilişkin belirli koşulların karşılanması, yeniden atama için aranan asgari ölçütler arasında bulunabilmektedir. Ancak burada önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır: Doçentlik başvurunuz ÜAK tarafından kabul edilerek doçent unvanını almaya hak kazansanız dahi, görev yaptığınız araştırma veya aday araştırma üniversitesinin doçent kadrosuna atanmak için belirlediği ilave kriterleri karşılayamamanız hâlinde ilgili kadroya atanamayabilirsiniz. Dolayısıyla doçentlik unvanının kazanılması ile üniversitede doçent kadrosuna atanma süreçleri, uygulamada birbirinden farklı akademik ölçütlere tabi olabilmektedir.
Akademik kaygı, giderek yerini kadro ve yükselme kaygısına bırakıyor. Elbette akademik yaşamda mesleki gelişimin beraberinde ilerleme ve yükselme beklentisini getirmesi doğal, anlaşılabilir ve hatta gereklidir. Ancak kadro arayışı, idari beklentiler ve akademik yükselme kaygısı, bilimsel merakın ve nitelikli bilgi üretme çabasının önüne geçtiğinde, akademik faaliyetler de giderek asli amacından uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Henüz doktora eğitimini sürdüren bir araştırmacıdan olağanüstü nitelikte bir doktora tezi ortaya koyması bekleniyor. Oysa tezini yazan kişinin henüz doktor olmadığı çoğu zaman göz ardı ediliyor. Benzer biçimde, yüksek lisans yapan bir öğrencinin de henüz alanında uzmanlaşma sürecinde olduğu unutuluyor. Akademik sistemdeki bu beklenti ve statü karmaşası, doçentlik aşamasında daha da belirginleşiyor. Bugün ÜAK tarafından doçent ünvanını almış olmanız, bir üniversitede doçent kadrosuna atanabilmeniz için tek başına yeterli olmayabiliyor. Üstelik atama ve yükseltme kriterleri üniversiteden üniversiteye değişiyor. Bir üniversitede yeterli görülen akademik birikim, başka bir üniversitede kadroya atanmak için yetersiz kalabiliyor. Dolayısıyla akademik kariyerin farklı aşamalarında ünvan, yeterlilik ve kurumsal beklentiler arasında giderek daha belirgin bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.
Mesut C. AKÇAY retweeted
Nobel ödüllü bir ekonomistin, hele ki kendi çalışmaları tarihsel bir anlatıya yaslanırken ve beşeri bilimlerin ürettiği bilgi birikiminden yararlanırken, beşeri bilimleri hedef göstermesini ve değerini yalnızca neoliberal getiri üzerinden tartmasını sorunlu buluyorum. Kaldı ki mesele gerçekten Shakespeare ise, beşeri bilimler alanında eğitim almamış kaç üniversite öğrencisinin Shakespeare okumaya “zorlandığı” ya da üniversite mezunlarının yüzde kaçının Shakespeare’in hangi yıllarda yaşadığını dahi doğru tahmin edebileceği ayrıca tartışılır.
Ama burada asıl mesele Shakespeare değil tabi ki. Özellikle böylesine çalkantılı bir politik döneminde, beşeri bilimleri ekonomik bir yük olarak öne atmak masum bir kaynak dağılımı tartışması değildir. Aksine, tam da onları değersizleştirmeye çalışan siyasal söylemi yeniden üretir. Bu da onların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.
Makale değerlendirme sürecinin akademik üretimdeki önemi çok hafife alınıyor. Oysa nitelikli bir dergiden gelen minör ya da majör revizyon, bir makaleye ciddi katkılar sağlayabilir. Akademik üslubun geliştirilmesinden literatürün daha doğru ve işlevsel kullanılmasına, veri setinin sağlıklı biçimde oluşturulmasından yöntemin ve argümanın güçlendirilmesine kadar pek çok unsur hakem değerlendirmeleri sayesinde yeniden gözden geçirilebilir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus, makalenin yalnızca “yayımlanmak” amacıyla hazırlanan bir metin olmadığıdır. Makale, her şeyden önce bilimsel bir katkı ve bu katkının akademik topluluğa sunuluş biçimidir. Dolayısıyla mesleki tecrübeye dayanan “şunu şöyle yapsanız çalışma daha güçlü olur” türündeki önerileri de hafife almamak gerekir. Elbette kritik nokta, bu tecrübenin ve değerlendirmenin hangi akademik birikimden, uzmanlıktan ve kurumsal kanallardan geldiğidir.
Mesut C. AKÇAY retweeted
Akademik yayıncılıkta yeni bir tehlike büyüyor: Artık yalnızca 'makale fabrikaları' değil, 'hakemlik fabrikaları' da var. Nature’ın 3 Ağustos 2026’da yayımladığı kapsamlı haber, bilimsel yayıncılığın perde arkasında giderek büyüyen 'review mills/hakemlik fabrikaları' sorununu ve hakemlik sisteminin nasıl manipüle edilebildiğini çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Haberde öne çıkan bazı başlıklar:
1)Bazı hakemler, aynı veya büyük ölçüde benzer raporları farklı makalelerde tekrar tekrar kullanıyor.
2)Hakemler değerlendirdikleri makaleye, o makaleyle ilgisiz kaynakların eklenmesini isteyebiliyor.
3)Bazı hakemler özellikle kendi çalışmalarına veya iş birlikçilerinin çalışmalarına atıf yapılmasını talep ederek atıf sayılarını artırmaya çalışabiliyor. Bu karşılıklı atıf ilişkileri zamanla hakem kartellerine dönüşebiliyor. 4)Nature’a göre özellikle de yapay zekâ araçlarının/modellerinin yaygınlaşması, genel ve şablon hakem raporlarının üretilmesini kolaylaştırarak bu sorunu büyütüyor. Yaklaşık 150.000 hakem raporunu kapsayan bir analizde raporların %0,5–1,3’ünün diğer raporlarla yüksek düzeyde benzerlik gösterdiği bildiriliyor.
5)Sorunun arkasında sadece teknoloji ve yapay zekâ yok. 'Publish or perish' (yayın yap ya da yok ol) baskısı, giderek ağırlaşan yayın ve hakemlik yükünün yanı sıra akademik başarının yayın ve atıf sayılarıyla ölçülmesi de söz konusu sorunu büyütüyor..
6)En çarpıcı noktalardan biri de şudur: Yazar hiçbir yanlış yapmasa ve her şeyi düzgün yapsa bile bazen sorunlu bir hakemlik sürecinin ortasında kalabiliyor.
Kısacası Nature’ın ortaya koyduğu tablo oldukça düşündürücüdür. Yapay zekâ çağında artık sadece makalelerin nasıl üretildiğini değil, onları değerlendiren hakem raporlarının nasıl hazırlandığını da sorgulamak gerekiyor.
Bu meselenin yeni keşfedilmiş bir sorunmuş gibi sürekli farklı biçimlerde gündeme getirilmesi bana oldukça banal geliyor. Her meslekte çok çalışan da vardır, az çalışan da; sorumluluklarını fazlasıyla yerine getiren de vardır, asgari düzeyde yerine getiren de. Akademi bunun istisnası değil.
Üstelik meseleyi yalnızca “çok yayın yapan akademisyen” ile “üretmeden maaş alan akademisyen” karşıtlığına indirgemek de oldukça yüzeysel. Akademisyenlik yalnızca yayın sayısından ibaret bir meslek değil. Mesleki yeterlilik, bilimsel etik, araştırmanın niteliği, eğitim-öğretim sorumluluğu ve kuruma sağlanan katkı gibi pek çok ölçüt var. Dolayısıyla tartışılması gereken, kimin kaç makale yazdığı olmamalı, akademisyenin mesleğinin gerektirdiği sorumlulukları ne ölçüde ve ne nitelikte yerine getirdiği tartışılmalıdır.
Bence Prof Dr. Behçet Yalın Özkara en faydalı videosunu çekmiş. YÖK'e "Siz akademisyenlerin içerik üretmesiyle uğraşıyorsunuz ama profesörler hiçbir şey üretmeseler bile soran eden olmadan aylık 150.000 TL alıyor" diyerek önemli bir yaraya parmak basmış.
Hiçbir şey üretmeyen akademisyen, içerik üreten akademisyenden çok daha büyük bir problem. @YuksekogretimK @erolozvar
Son günlerde Türkiye akademisinde önemli bir tartışma yaşanıyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından YÖK’e iletilen görüşte, devlet memurlarının içerik üreticiliği, uygulama geliştiriciliği ve YouTube gibi dijital platformlardaki faaliyetlerinden elde ettikleri gelirlerin 657 sayılı Kanun’un 28. maddesindeki yasak kapsamında olduğu değerlendirildi. YÖK ise bunun yeni bir düzenleme değil, bir devlet üniversitesinin başvurusu üzerine alınarak üniversitelerle paylaşılan bir görüş olduğunu açıkladı.
Dünyada ise farklı örnekler var. ABD’de Stanford ve Harvard gibi üniversiteler akademisyenlerin ücretli danışmanlık ve diğer mesleki faaliyetlerini kategorik olarak yasaklamak yerine; asli görevin aksatılmaması, çıkar çatışması, süre ve üniversite kaynaklarının kullanımı gibi ölçütlerle düzenliyor. Avustralya’da UNSW de ücretli dış faaliyetlere belirli bildirim ve onay mekanizmaları çerçevesinde izin veriyor.
Türkiye’de de amaç akademisyenin kamu görevini aksatmasını veya üniversite kaynaklarını kişisel ticari faaliyetleri için kullanmasını önlemekse, benzer şekilde açık ve ölçülü kurallar getirilebilir. Çünkü akademiden yalnızca bilgi üretmesini değil, bu bilgiyi toplumla paylaşmasını da bekliyoruz. Dijital platformların bugün bilimsel bilginin topluma ulaşmasının en etkili araçlarından biri olduğu ise su götürmez bir gerçek...
Modern kültür, savaşın dehşetini destana, zulmü anlatıya, barbarlığı kahramanlığa dönüştürerek şiddeti estetik bir deneyime çevirmekte pek mahirdir. Bu kültür aynı anda küresel iletişim ağları ve tüketim düzeniyle milyarlarca insanı ortak imgeler, ortak arzular ve ortak heyecanlar etrafında toplar. Böylece tarihsel ve kültürel farklılıklar tamamen silinmese de, giderek daralan sembolik bir evrende benzer duyguların ve benzer tüketim pratiklerinin dolaşıma girdiği bir dünya ortaya çıkar. Bugün ise bu dönüşümün yalnızca sonuçlarına değil, dehşet verici yakınlığına da tanıklık ediyoruz..
Kire Sharlamanov'un "Populism as Meta Ideology" adlı eseri ile Theo Aiolfi'nin "The Populist Style: Trump, Le Pen and Performances of the Far Right" adlı eserini karşılaştırmalı bir şekilde incelediğim çalışmam @uidergisi'nde yayımlandı. Bu çalışmada, popülizmin ideolojik niteliği, performatif boyutu ve demokrasiyle ilişkisi üzerine güncel tartışmalar karşılaştırmalı bir çerçevede analiz edildi. 🔖
ir-journal.com/tr/erken-yayi…
Türkiye’de doçent olmak sanıldığından çok daha zordur. Düzenli ve verimli bir çalışma ortamında istikrarlı biçimde çalışan bir akademisyenin dahi doçentlik başvuru koşullarını karşılayabilmesi, alanına bağlı olarak, yıllar süren yoğun bir akademik üretim süreci gerektirir. Nitekim doçentlik başvurusu yapanların önemli bir bölümü gerekli asgari koşulları zaten sağlamaktadır.
Buna karşın son yıllarda nüfusun ve akademisyen sayısının artmasına rağmen, akademik istihdam olanakları ve üst akademik kadrolar aynı ölçüde genişlememiştir. Bu nedenle tartışmanın odağı yalnızca doçentlik kriterleri olmamalı; akademinin yapısal sorunları, liyakat, kadro planlaması ve akademik istihdam politikaları da kapsamlı biçimde ele alınmalıdır.
Emek ve sabır, bilimsel araştırmanın vazgeçilmez unsurlarıdır; buna kuşku yoktur. Ancak araştırmanın veri setinin güvenilirliğini, ürettiği bilimsel çıktıları ve akademik dürüstlüğünü nereye koyacağız? Sosyolojik ve politik koşullar, araştırmacının harcadığı emek ve gösterdiği sabrın düzeyini etkileyebilir. Buna karşılık akademik dürüstlük ve etik ilkeler zamana, koşullara ya da bağlama göre değişmez. Çünkü bunlar, bilimsel araştırmanın yalnızca tamamlayıcı unsurları değil, varlık nedenini ve meşruiyetini oluşturan temel ilkelerdir.
Mesut C. AKÇAY retweeted
Doktora, sadece bir kadro umudu için değil; araştırma merakı ve bilim üretme tutkusu için yapılmalıdır. Aksi hâlde doktoralı sayısını değil, doktoralı işsiz sayısını artırmış oluruz. Planlama buna göre yapılmalıdır.
Tez yazım sürecini zorlaştıran temel etkenler; yazamamak, verimli bir çalışma düzeni oluşturamamak ya da zaman zaman ilham eksikliği yaşamak değildir. Bunlar, bilimsel üretimin doğal ve aşılabilir parçalarıdır. Asıl sorun; öğrencisinin emeğini görmezden gelen, bilimsel katkısını sahiplenen, makalesine ortak olmadan onu sahiplenen ya da öğrencisine hasetle yaklaşan akademik tutumlardır. Tez yazım sürecini yıpratıcı hâle getiren, çoğu zaman metodolojik güçlüklerden çok bu etik dışı akademik davranışlardır.
Akademide nepotizme yol açan hukuk içindeki hukuksuzluğu, “tanıdık, bildik, güvenilir kadrolarla çalışma” kılıfı altında tolere etmek, üniversitelerin yapısal dinamiklerini derinden sarstı. YÖK’ün düzenleyici görünen ancak statükonun onay merci olmaktan öteye geçemeyen hantal yapısı da bu sürece eklenince, akademik unvan ile hak edilen kadro arasındaki bağ tamamen koptu. Sonuçta üniversiteler, "kadrosuz yetkinlerin" sistem dışına itildiği, buna karşın "yetersiz yetkililerin" köşe başlarını tuttuğu birer kurum haline geldi.
Bununla birlikte, halihazırda sistemde yer bulan "kadrolu yetkinleri" bütünüyle bu tablonun dışında tutmak ya da tamamen dışlamak da doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Ne var ki bu isimlerin bir kısmı, "yeter ki benim kadroma dokunulmasın" konforu ve sessizliğiyle mevcut statükoyu zımnen meşrulaştırmış; bu tavırlarıyla kendi entelektüel ve akademik yetkinliklerini de ciddi bir tartışmanın nesnesi haline getirmiştir.
Mesut C. AKÇAY retweeted
Chantal Mouffe, Sol Popülizm: Kitap İncelemesi | AkademikKale akademikkale.com/makale/chan…
Mesut C. AKÇAY retweeted
📢Mesut Can Akçay, Chantal Mouffe'nin "Sol Popülizm" isimli kitabını İnsan & Toplum 16/2 için değerlendirdi.
🔗insanvetoplum.org/16-cilt-2-…







