Dünkü yasak bugün kalktıysa, demek ki dün adalet yoktu!
Şükür ki yasak kalktı. Ancak hakikat dün de hakikatti, bugün de hakikat!
Kitap aynı kitap, fikir aynı fikir, hakikat aynı hakikat…
Bir tarafta Nutuk 8 ayrı yabancı dilde basılarak dünyaya tanıtılıyor, diğer tarafta Seyyid Kutub’un eserleri soruşturma dosyalarına giriyor.
Biri devlet eliyle dünyaya tanıtılıyor, diğeri okunduğu için suç dosyasına konu ediliyor.
Anladık! Mesele kitap değilmiş, mesele İSLAM'mış!
Düşünceye ve kitaba suç muamelesi yapmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Fikirlerden korkanlar, fikirleri yargılamaya kalkar!
Bir tarafta Nutuk 8 ayrı yabancı dilde basılarak dünyaya tanıtılıyor, diğer tarafta Seyyid Kutub’un eserleri soruşturma dosyalarına giriyor.
Biri devlet eliyle dünyaya tanıtılıyor, diğeri okunduğu için suç dosyasına konu ediliyor.
Anladık! Mesele kitap değilmiş, mesele İSLAM'mış!
Düşünceye ve kitaba suç muamelesi yapmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Fikirlerden korkanlar, fikirleri yargılamaya kalkar!
Müslüman bir beldede, Müslümanların oyuyla bir yere gelen adamın, bir çocuğun Hristiyanlığa teslim edildiği ayinde ne işi var?
Bu laikliğin kokuşmuşluğudur. Dini hayattan kov, sonra da küfür ayinine "kültürel etkinlik" diye katıl.
Bu sistem Müslümana izzetini unutturdu. Vela ve Bera'yı yok etti. Akidesinden utanmayan bir nesil üretti.
Aras'ın vaftizi değil, senin akiden tartışmalıdır Sayın başkan.
İlçe Başkanımız Sayın Serkan Polat, Alara ve Rafi Kalk çiftinin kıymetli evlatları Aras’ın vaftiz törenine katılım sağladı.
Kalk ailesini bu anlamlı günlerinde tebrik ediyor, Aras’a sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyoruz.
@abdullahozdemir
@srkplt
@drfatihtuna
@oeyoruk
@akpartiistanbul
Bugün Halidiye Medresesi, Seyda Şeyh Fethullah Medresesi’nde düzenlenen icazet merasimine katıldım. Elhamdülillah, ilim yolunda emek veren talebelerin bu güzel merasimine şahitlik etmek nasip oldu. Rabbim icazet alan kardeşlerimizin ilmini, amelini ve gayretini mübarek eylesin.
Ancak icazet, ilim yolculuğunun sonu değil; asıl sorumluluğun, yani İslâm nizamını hayata hâkim kılma mücadelesinin başlangıcıdır. Bu çağda medrese talebesi olmak yalnızca metin ezberlemek ve icazet almak değildir. Asıl mesele, öğrenilen ilmin neyi gerektirdiğini kavramak ve onun siyasi-toplumsal boyutunu idrak etmektir.
Bugün medrese talebesinin karşısında üç büyük imtihan vardır:
1. Seküler ve beşerî düzen: İslâm'ın şahsi ibadet alanına hapsedildiği, hukukun, siyasetin ve ekonominin beşerî sistemlere teslim edildiği bir düzende, İslâm'ın kâmil bir nizam olduğunu kavramak. Bu düzen, Hilâfet'i ortadan kaldırmış ve İslâm'ın devlet eliyle tatbikini sona erdirmiştir.
2. Fikrî ve ideolojik kuşatma: Kapitalizm, milliyetçilik, demokrasi ve laiklik gibi batıl ideolojilerin düşünce dünyamızı ve siyasetimizi şekillendirmeye çalıştığı bir çağda sahih akideyi, Nübüvvet metodunu ve fikrî bağımsızlığı muhafaza etmek.
3. İlmin hayata tatbiki: İslâm'ı yalnızca şahsi hükümlerden ibaret görmeyip siyasi, ekonomik ve hukuki hayatı da düzenleyen kapsamlı bir nizam olarak anlamak. Bu nizamın devlet eliyle tatbiki ise Hilâfet Devleti ile mümkündür.
İşte medrese talebesinin asıl sorumluluğu burada başlar. İlim, hayatın gerçeklerinden ve ümmetin siyasi meselelerinden kopuk bir ezber faaliyetine dönüştürülemez. Öğrenilen hükümler, yalnızca zihinde taşınacak bilgiler değil; anlaşılması ve hayatın bütününde tatbik edilmesi gereken ilahî hükümlerdir.
İmam Mâlik'e atfedilen şu söz bu hakikati hatırlatmaktadır:
لَنْ يُصْلِحَ آخِرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ إِلَّا مَا أَصْلَحَ أَوَّلَهَا
“Bu ümmetin sonunu, ancak ilk neslini ıslah eden şey ıslah eder.”
İlk nesli inşa eden şey; vahiy, sahih akide ve Nübüvvet metodu üzere yürütülen fikrî ve siyasi davet çalışmasıydı. Resûlullah (s.a.v.) Medine'de yalnızca bireyleri değil, İslâm'ın hükümleriyle yönetilen bir toplumu ve devleti de inşa etti. Bugün de ümmetin yeniden izzetine kavuşması, Nübüvvet metoduna bağlı kalarak Hilâfet'i yeniden ikame etmeyi hedefleyen sahih bir fikrî uyanışı gerektirir.
Hilâfet bilinci olmadan ümmetin siyasi birliğini ve İslâm nizamının devlet eliyle tatbikini kavramak mümkün değildir. Medreseler; ilmin sorumluluğunu taşıyan, ümmetin meselelerine vakıf ve Hilâfet davasını omuzlayan şuurlu şahsiyetlerin yetiştiği ilim yuvaları olmalıdır.
İcazet almak bir mertebedir; fakat ilmin hakkını vermek, onun gerektirdiği siyasi ve fikrî sorumluluğu kuşanmaktır. Okuduğumuz ilim, bizi Nübüvvet metoduna bağlı, Hilâfet'in yeniden ikamesi için fikrî ve siyasi çalışma yürüten davetçiler hâline getirmelidir. Aksi hâlde kitapları bitirir, icazetleri alırız; fakat ilmin bizden istediği asıl sorumluluğu, yani ümmeti Hilâfet altında birleştirme ve İslâm nizamını tatbik etme sorumluluğunu kavrayamayız.
İlim, yalnızca zihni doldurmak için değil; hakikati tanımak, onunla amel etmek ve hayatı Allah'ın hükümlerine göre düzenleme sorumluluğunu kuşanmak içindir.
Rabbim bizleri ilmiyle amel eden, hakkı hiçbir dünyevî menfaate değişmeyen, Nübüvvet metoduna bağlı kalan ve öğrendiği hakikatin sorumluluğunu omuzlayan kullarından eylesin. Âmin.
Diyanet'e soruyoruz: Birlik ve beraberlikten söz ederken hangi birliği, hangi beraberliği kastediyorsunuz?
Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanlara Allah'ın dinini ve Resûlü'nün sünnetini anlatmakla mı yükümlüdür, yoksa mevcut siyasi düzenin millî değerlerini dinî referanslarla meşrulaştırmakla mı? Hutbeler, Allah'ın vahyini topluma taşımak için mi hazırlanıyor, yoksa mevcut düzenin ideolojik sınırlarını dinî söylemlerle güçlendirmek için mi? Diyanet'in görevi, siyasi konjonktüre uygun söylemler üretmek değil, hakkı hiçbir dünyevî otoritenin gölgesinde bırakmadan ortaya koymaktır.
Bu hutbe, “birlik ve beraberlik” kavramını ayet ve hadislerle süsleyerek Kemalist cumhuriyetin millî ve ulusal sınırları içine hapsetmektedir. Saff 61/4’teki “kenetlenmiş yapı gibi saf bağlamak” emri, Allah’ın nizamı olan Hilâfet’in altında, Şeriat’ın hâkim olduğu bir devlette ümmetin birliğini sağlamak ve küfür sistemlerine karşı omuz omuza durmak içindir. Resûlullah’ın (s.a.s.) sırf Allah için birbirlerini sevenleri öven hadisi de Türk-Kürt-Arap-Boşnak ayrımı yapmadan, tek bir ümmet olarak Allah’ın hükmü altında birleşmeyi tarif eder; “vatan, bayrak, cumhuriyetin 103. yılı” ile sınırlanan millî kardeşliği değil.
Hutbe, “İstiklalimizin sembolü bayrağımızı el ele vererek göklerde dalgalandırdık” ve “Cumhuriyetin ilanının 103. yıl dönümünde” ifadeleriyle, 1924’te Hilâfet’i kaldıran, Şeriat’ı yönetimden uzaklaştıran ve yerine ulus-devlet, laiklik ve milliyetçilik esaslarını koyan sistemi “emanet” ve “mukaddes değer” diye kutsamaktadır. Bu, birlik değil, asabiyyettir. Resûlullah’ın (s.a.s.) cahiliye çağrısı olarak nitelendirdiği asabiyetten sakındıran uyarısı ortadayken, millî kimliği ümmet birliğinin önüne koymak nasıl açıklanabilir? Gerçek birlik; tek bayrak (Râyet-i Resûl), tek emir (Halife) ve tek hukuk (Şeriat) altında gerçekleşir.
Diyanet'in asıl sorgulaması gereken mesele şudur: Hilâfet'in kaldırılmasıyla ümmetin siyasi birliğinin ortadan kaldırılması ve Müslümanların ulusal sınırlarla birbirinden ayrılması neden hutbelerde aynı açıklıkla gündeme getirilmemektedir? Cumhuriyetin yıl dönümü dinî bir hutbenin merkezine taşınırken, ümmetin parçalanmışlığı neden sorgulanmamaktadır? Hakikati anlatmak, gerektiğinde yerleşik anlayışları da sorgulamaktır.
“Eli kalem tutanlar, dili kelam edenler birliğe katkı sunsun” deniyor; fakat kalem ve dil, “vatan-millet-cumhuriyet” üçlemesinin sınırları içinde kaldığı sürece ümmeti birleştiremez. Gençlere “vatanına, milletine, bayrağına sahip çık” denmesi, Allah’ın yolunda saf tutma emrinin yerine millî kimliği koymaktır. Allah’ın yolunda saf tutmak; Hilâfet’in yeniden kurulması için çalışmak, ümmeti tek çatı altında toplamak ve Şeriat’ı tatbik etmektir.
Hutbenin sonundaki “birlik ve beraberliğe sarılın, ayrılıktan sakının” uyarısı doğrudur. Ancak ümmeti parçalayan sınırlar, anayasalar ve millî kimlikler sorgulanmadan gerçek birlikten söz edilemez. Ümmetin ihtiyacı, ulusal sınırlar içinde kenetlenmek değil, yeniden tek bir siyasi çatı altında birleşmektir.
Diyanet şunu anlamalıdır: Müslümanların ihtiyacı, mevcut düzenin değerlerini ayet ve hadislerle süsleyen hutbeler değil, İslâm'ın hükümlerini bütün açıklığıyla ortaya koyan dinî rehberliktir. Din, hiçbir siyasi düzenin ideolojik kılıfı hâline getirilmemelidir. Minberler, herhangi bir rejimin sözcülüğünü değil, hakkın ve hakikatin sesini taşımalıdır.
Özetle: Bu hutbe, ayet ve hadisleri cumhuriyet ve milliyetçilik potasında eriterek Allah’ın emrettiği asıl birliği (ümmet birliği ve Hilâfet) gölgelemektedir. Saf tutmak, mevcut ulus-devlet sistemini korumak değil, Allah’ın nizamını tesis etmek için çalışmaktır.
Diyanet'e son sözümüz: Ümmetin birliğini anlatırken ümmeti parçalayan anlayışları sorgulamaktan kaçınmayın. Ayetleri okuyup geçmeyin; onların ortaya koyduğu hakikati de anlatın. Minberler, mevcut düzenin sınırlarını kutsamak için değil, hakkı ve hakikati haykırmak için vardır.
#FonVurgunu
#TDTAnkaraZirvesi2026
“Hilafet nasıl kurulacak?” diye soranlar hâlâ tağutî sistemin içinde debeleniyor. Sandık, parti, demokrasi, “halkın iradesi”… Bunların hepsi, zihnin hâlâ tağutî sistemin paradigması içinde mahpus olduğunu gösteriyor.
Rasûlullah (s.a.v.), 13 yıl boyunca putperest Mekke’de ne seçim yaptı ne parti kurdu ne de mevcut sistemi “ıslah” etmeye çalıştı. Tek yaptığı şey vardı: İnsanların zihninde ve kalbinde cahiliye sistemine olan bağlılığı kırmak. Laikliğin, milliyetçiliğin, kabile asabiyetinin ve beşerî hâkimiyetin bâtıl olduğunu; Allah’ın hâkimiyetinin tek meşru sistem olduğunu tebliğ etti.
Bu tebliğ o kadar köklüydü ki insanlar önce fikir olarak değişti, ardından Medine’de devlet kuruldu. Bugün de metot aynıdır. Önce ümmetin zihninde laiklik, demokrasi, milliyetçilik ve “cumhuriyet” gibi kavramların İslamî olmadığını, bunların tağutî sistemler olduğunu yerleştireceksin. Bu, sadece vaazla olmaz; fikrî, siyasî ve entelektüel bir mücadeledir. Bu mücadelede mevcut sisteme ortak olup “İslamî parti” oynayanlar, ümmeti tağutu meşrulaştırmaya sürüklemekten başka bir şey yapmaz.
Bu iş, “Nasıl yapacağız?” diye demokratik usullerle cevap bekleyenlerin işi değildir. Bu iş, bedel ödemeyi göze alanların, mevcut sistemi reddetme cesaretini gösteren adam gibi adamların işidir.
Bu mücadele, sistemi ayakta tutan zihniyeti terk etmekle başlar. Birçokları sandıkla, partiyle, “demokrasi içinde İslamî mücadele”yle denedi. Sonuç ortada: Ya eridiler ya sistemin parçası oldular ya da kanla bastırıldılar. Çünkü metot yanlıştı.
Gerçek metot ise hâlâ duruyor: Rasûlullah’ın (s.a.v.) metodu. Fikrî mücadele, dava olarak taşınan siyasî duruş, nusret arayışı ve Hilafet’in ikamesi.
Allah’ım, bizleri hak üzere sebat eden, davasını hakkıyla taşıyan ve rızana uygun bir mücadele veren kullarından eyle. Âmin.
İslam laikliğe karşıdır. Cumhuriyeti de onaylamaz. Onayladığı tek yönetim nizamı, Nübüvvet minhacı üzere Râşidî Hilafet’tir.
Ali Rıza Demircan’ın “İslam padişahlığı, krallığı, sultanlığı ve özü laiklik olan Atatürkçülüğü onaylamaz ama Cumhuriyet’le bir problemi yoktur” tespiti temelden batıldır. İslam ne padişahlığı ne de cumhuriyeti onaylar. İslam’ın farz kıldığı tek siyasi nizam Hilafet’tir.
“İslam’da yönetim sistemi Hilafet’tir. O ne bir cumhuriyet ne de demokratik bir sistemdir. Demokratik cumhuriyet sistemi, insan ürünü bir sistemdir. Dini hayattan ayırma temeline dayanır. Bu sistemde egemenlik halka aittir.”
Cumhuriyet, kapitalist ideolojinin yönetim şekillerinden biridir. Esası, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” iddiasıdır. Yani hüküm koyma yetkisi insana (halka, meclise, anayasaya) aittir. Oysa Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Hüküm ancak Allah’a aittir.”
Bu ayet, cumhuriyetin özüyle çelişir. Cumhuriyeti “İslam’ın onayladığı seçim sistemi” diye sunmak, hükümranlığı Allah’tan alıp insana vermektir. Bu da küfür nizamıdır.
Şûra ≠ Demokrasi / Cumhuriyet
Demircan’ın “adalet, liyakat ve şûra” üzerinden cumhuriyeti meşrulaştırma çabası, klasik bir saptırmadır.
“Şûra demokrasi değildir ve bunları birbirine karıştırmak caiz değildir. Demokrasi, dini hayattan ayırma veya halkın yönetimi anlamına gelen bir yönetim sistemidir. Bu sistemde yasa koyucu halk olduğu gibi kendi sistemini, anayasasını ve kanunlarını koyan da halktır. Şûra ise yönetim sisteminin bir parçası olsa da başlı başına bir yönetim sistemi değildir; aksine şûra, doğru görüşü araştırmak için takip edilen bir araçtır.”
Şûra, Halife’nin danışma mekanizmasıdır. Bağlayıcı değildir, hüküm koymaz. Halife, Allah’ın şeriatıyla hükmeder; Ümmet Meclisi denetler ve istişare eder. Halkın “yasama hakkı” yoktur. Cumhuriyet ve demokrasi ise bunu tersine çevirir.
Hilafet, Cumhuriyet Değildir
İlk dört halife, cumhurbaşkanı değil, halifeydi. Seçimleri biat yoluyla gerçekleşti. Biat, “Allah’ın Kitabı ve Resulünün Sünneti üzerine” verilirdi. Halk, halifeyi seçer ama hüküm koyma yetkisini ona devretmez. Halife, şeriata aykırı davranırsa azledilir. Cumhuriyette ise anayasa ve halk iradesi üstündür; şeriat ikincil planda kalır veya tamamen yok sayılır.
“İslami sistem cumhuriyet sisteminin aynısıdır ya da İslam demokrasiyi kabul eder demek caiz değildir.”
“Cumhuriyet, dini hayattan ayırmayı esas alan kapitalist ideolojinin yönetim şekillerinden biridir. Hilafet ise dini hayata hâkim kılmanın adıdır. Bu ikisi nasıl bir araya gelebilir ki? Laiklikten vazgeçen bir Cumhuriyet, Cumhuriyet olmaz! İslam’dan vazgeçen bir Hilafet, Hilafet olmaz!”
Sonuç olarak:
Demircan’ın “Cumhuriyet İslam’ın gereğidir” iddiası, tarihî ve şer’î gerçeklikle bağdaşmaz. Saltanatın Kur’an ve Sünnet’ten onay almadığı doğrudur. Ancak cumhuriyetin onay aldığı da doğru değildir. Onay alan tek sistem, Nübüvvet minhacı üzere Râşidî Hilafet’tir.
Müslümanların görevi, laik-demokratik cumhuriyeti “İslam’a yakın” diye yamamak değil; onu reddedip Allah’ın hükümlerinin hayata hâkim olduğu Hilafet’i ikame etmektir. Bu, 1924’ten beri devam eden asıl sorumluluktur.
İslam laikliğe karşıdır. Cumhuriyete de karşıdır. İslam, Hilafet’tir.
#TürkDevletleriTeşkilatı
#peribacası
İSLÂM LAİKLİĞE KARŞITTIR AMA CUMHURİYETİ ONAYLAR!
Yazımızın tamamını okumak için:
mirathaber.com/islam-laiklig…
Bütün zalimler kardeştir! Sınırlar farklı, zulüm aynı. Biri yasaklar, diğeri gözaltına alır. Kıçı kırık bir diktatörün önünde eğilip kendi vatandaşlarını kurban ettiler. Yazıklar olsun!
Geçtiğimiz hafta Aliyev yönetimi tarafından istenmeyen adam ilan edilerek Azerbaycan’a giriş yasağı getirilen İstanbul Temsilcimiz Muhammed Emin Yıldırım, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek İstanbul Emniyeti tarafından gözaltına alındı.
Hukuki süreci avukatı aracılığıyla yakından takip ediyoruz.
Netanyahu’nun o sözleri, Arap yöneticilerinin ne kadar aşağılık ikiyüzlü ve satılık olduğunu apaçık yüzlerine çarpıyor.
Filistin’i kürsülerde gözyaşı dökerek savunan, arkada ise Siyonist rejimle masaya oturup pazarlık yapan bu hainler; ümmeti değil, kendi koltuklarını, kendi ceplerini, kendi iktidarlarını düşünüyor.
Filistin’in kurtuluşu, zalimin merhametine ya da işbirlikçi rejimlerin diplomatik yalanlarına bırakılamaz. Takiyyüddin en-Nebhânî’nin sözü meseleyi özetliyor:
“İsrail, Arap rejimlerinin gölgesidir; asıl olanlar ortadan kalkarsa gölge de ortadan kalkar.”
Filistin’in ihtiyacı kâğıt üzerindeki sahte devlet vaatleri değil; onu bu hainlerin pazarlık masalarından kurtaracak, ümmetin birliğini ve izzetini esas alacak gerçek bir siyasi iradedir. Çünkü zalimin gücü kadar, ona yol açan bu suskun ve satılmış yöneticilerin ihaneti de zulmü kat kat büyütüyor.
Soru: Suudi Arabistan gibi ülkelerin, Filistin devletinin kurulmasını bir şart olarak öne sürdüğünü duyuyoruz.
Netanyahu:
“Arkadaşlar, eğer bu saçmalığa inanıyorsanız…
Evet, kamuoyu önünde böyle söylüyorlar.
Ama ben size perde arkasında neler duyduğumu anlatmak istemiyorum.
Arap dünyasında Filistinlileri, aşağı yukarı sizin önemsediğiniz kadar önemsiyorlar.”
Gazze’de açlıktan şehit düşenler, sadece İsrail’in zulmünün değil, ümmetin kendi iradesini ve gücünü paramparça etmiş siyasî düzenin de kanlı şahididir.
Mesele yöneticilerin vicdansızlığı, korkaklığı ya da “stratejik sessizliği” değil; milyonlarca Müslümanın, ümmetin ortak iradesini ortaya koyamayan, parçalanmış ve dağılmış hâlinin kendisidir. Bir ümmetin evlatları açlıktan ölürken, o ümmetin sahip olduğu silah, para, toprak, nüfus ve imkânların zulmü durdurmaya yetmemesi, başlı başına bir hesap, bir utanç ve bir zillet belgesidir.
Müslümanların birliği temennilerle, dualarla, sosyal medya paylaşımlarıyla, “dua edin” demekle ya da sınırların arkasından gözyaşı dökmekle olmaz. Allah’ın hükmünü esas alan, ümmetin gücünü birleştiren, zalime karşı fiilî sorumluluk üstlenen ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan bir siyaset anlayışı olmadan hiçbir şey olmaz. Gazze bize yalnızca ağlamayı değil, bu zilletin asıl sebeplerini sorgulamayı, hesap sormayı ve bu dağınık hâlin hesabını vermeyi emrediyor.
Çünkü mesele sadece açlıktan şehit düşen bedenler değil; ümmetin izzetini, birliğini ve gücünü yeniden tesis etme mesuliyetidir. Bu mesuliyeti üstlenmeyen herkes, Gazze’de açlıktan ölenlerin kanına ortak olmanın utancını taşımaya devam eder.
#MillîSavunmaBakanlığı
#ReisHerFonANAPARA
#KirmiziCizgimizAnaParaTUFE
Profesör Ahmet Şimşirgil’in Azerbaycan’a yönelik bu değerlendirmesi, tipik Türk milliyetçisi “bir millet iki devlet” zihniyetinin sınırlarını çok net gösteriyor.
Meselenin merkezine Türk-Azeri kardeşliğini ve Türkiye’nin siyasi gücünü koymak, meseleyi İslamî ölçülerden ziyade etnik-milliyetçi bir perspektifle ele almaktır. Oysa İslam ümmeti tek millettir; Türk, Azeri, Arap, Kürt, Çeçen… hepsi aynı ümmetin parçasıdır. Ulus-devlet sınırları ve etnik kardeşlik söylemi, ümmeti parçalayan bir zihniyetin ürünüdür.
Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkisi, yalnızca Türkiye’ye rağmen yapıldığı için değil, Müslümanların düşmanı olan bir devletle iş birliği yapıldığı için eleştirilmelidir. Filistin meselesi Türk-Azeri meselesi değil, bütün ümmetin meselesidir. Meseleyi “Türkiye’nin desteğini kaybedersin” seviyesinde ele almak, sınırları ve bayrağı putlaştırmaktır.
Azerbaycan’daki başörtüsü yasağı da laik-seküler sistemin Müslüman kadına yönelik zulmüdür. Türkiye’de de yıllarca benzer zulümler yaşandı. Hem Türkiye’deki hem Azerbaycan’daki bu uygulamaların kökeninde laik ulus-devlet anlayışı vardır. Çözüm, yalnızca Türkiye Cumhurbaşkanı’nın araya girmesi değil, bu düzenin dayandığı anlayışın değiştirilmesidir.
Aynı hassasiyet Suriye’de, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Pakistan’da ve Özbekistan’da yaşanan benzer uygulamalar karşısında da gösterilmelidir. Çünkü zulmün ölçüsü, mağdurun Türk, Azeri, Arap veya başka bir milletten olması değildir. Azerbaycan’da başörtüsü yasaksa zulümdür; başka bir İslam ülkesinde de yasaksa aynı şekilde zulümdür. İsrail’le iş birliği de hangi yönetim tarafından yapılırsa yapılsın aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Seçici hassasiyet, ümmet bilincinin değil, milliyetçi duygunun ürünüdür.
Sorun Azerbaycan’ın Türkiye’yi kırması değildir. Sorun, Müslümanların ulus-devlet sınırları içinde parçalanması ve ortak şer’î ölçüler yerine millî çıkarların esas alınmasıdır. Gerçek çözüm, Türkiye’nin desteğini kaybetme korkusu değil; ümmeti tek çatı altında toplayacak nizam-ı İslam arayışıdır.
Milliyetçi hassasiyetle yapılan eleştiri, doğru noktalara dokunsa bile meseleyi kökünden kavramaya yetmez. Asıl gereken, etnik aidiyetleri değil, ümmet bilincini ve şer’î ölçüyü merkeze almaktır. Aksi takdirde aynı zihniyet, bugün Azerbaycan’ı eleştirirken yarın başka bir yerde aynı hatayı tekrarlar.
Vakıfların vazifesini taş üstüne taş koymaya indirgemek, hizmeti betona hapsetme anlayışının semeresi bu işte. Hakikat karşısında susup insanları betona yönlendirmek hiç yakışmamış Hacı!
Bu bedbaht, meseleyi izah etmek yerine hakaretle geçiştirmeye çalışıyor; sergilediği üslup da tam bir muta çocuğunun üslubu!
#DijitalSansüreHayır
Sömürü ve zulüm üzerine kurulu Batı medeniyetinin ömrü tükeniyor; üç asırlık düzen, kendi çelişkilerinin altında çöküyor. Laiklikle yetiştirdikleri nesiller, kendi düzenlerinin krizine dönüştü.
Bâtılın ömrü kısa, Hakk’ın vaadi bakidir. İstikbal İslam’ındır.
İsrail’in elindeki en büyük silah ne füzeleridir ne de nükleer bombaları… En büyük silahı, ümmetin başsızlığı ve Müslümanların parçalanmışlığıdır. İsrail’in gücünü büyüten, ümmetin birliğini engelleyen düzendir. Çünkü ümmet bir olsaydı, işgalci bu kadar pervasız olamazdı!
Şehit kızının örtüsünü engel sayan ikiyüzlü Aliyev, babasının kanını da sadece kendi iktidarını meşrulaştırmak için kullanmış.
Laik tağut, Müslümanların kanını milliyetçi savaşlarda akıttı, sonra o kanın üstüne “şehit” damgası vurup kendi batıl iktidarını ayakta tutmaya çalışıyor. Bu, kanla beslenen bir sahtekârlıktır.
Başörtüsü ne Şiiliğin, ne Sünniliğin, ne bir cemaatin, ne bir partinin, ne de milliyetçi bir “Azerbaycan kimliği”nin sembolüdür. Başörtüsü, Allah'ın emridir ve farzdır. Bu yüzden ona yönelen düşmanlık, kumaşa değil, onu farz kılan ilahî emredir.
#BaşörtüsüAllahınEmridir
Dilsiz şeytanların nüfusu epey artıyor! Hakikatin susturulduğu, bâtılın karşısında susmanın akıl; zulüm karşısında sessiz kalmanın ise siyaset zannedildiği bir çağdayız.
İslam, vicdanlarda mahpus bırakılacak bir inanç değil; hayatı, toplumu ve adaleti şekillendiren bir dindir. Hak karşısında suskunluk erdem değildir. Hele zulmü meşrulaştıran sessizlik, hiç değildir.
Müslüman'ın kanını Müslüman'a döktüren her rejim haindir ve o rejim yıkılmaya mahkumdur.
Bu düzen, Müslüman'ı Müslüman'a asker yapan düzendir. Ve bu düzen meşru değildir.
Ümmet bir olmalı, bu tağuti sınırlar yıkılmalı!
Müslüman'ın ordusu Müslüman'a değil, Müslüman'ın düşmanına yöneltilmelidir.
Teşhis doğru, çerçeve eksik.
Yoklukta sabır, varlıkta hırs… Bu, malın imtihanı. Kur’an’ın anlattığı imtihan. Belediye otobüsünden cipe, poşetteki bayraktan ihaleye, joplanan başörtüsünden taytlı arz-ı endama geçiş, ahlâkın değil, nizama yamanmış dindarlığın iflasıdır.
Dün “yok” muamelesi görürken vakar vardı, doğru. Ama o vakar, hayatı Allah’ın hükmüyle tanzim etme iddiasından değil, sistemin kenarında durup sisteme talip olmanın haysiyetinden geliyordu. Bugün her yerde varsınız, çünkü sistem sizi içeri aldı. İçeri alınca da helali haramı, hakkı hukuku, tevekkülü şükrü o sistemin ölçüsüne göre eğdi. Ortada sizden eser kalmaması bundan.
Kaybedilen imtihan, paranın imtihanı olduğu kadar siyasetin imtihanıdır. İslam’ı bir hâl, bir parti, bir cemaat disiplini olarak taşıyıp kapitalist laik nizamın içinde makam ve ihale kovalayanlar, yoklukta da asıl imtihanı kazanmış sayılmaz. Dün onurluydunuz, bugün yoksunuz. Çünkü dün de bugün de ölçü, Allah’ın hükmü değil, düzenin verdiği yerdi.
Yeni Şafak yazarı Serdar Tuncer:
"Bunca varlık içinde bir şeylerin yok olmaya başladığını gördük, hüzünle.
Tevazumuzun yittiğini, şükrümüzün hırpalandığını, samimiyetimizin örselendiğini, adalet duygumuzun yaralandığını, tevekkülümüzün zayıfladığını, hassasiyetlerimizin kaybolduğunu, umudumuzun kan revan içinde kaldığını gördük.
Varlık da bir imtihandı sanki ve biz kaybediyorduk bu imtihanı.
Yokken sabretmiştik, yetinmeyi bilmiştik ama paramız var olunca önce artırmanın derdine düştük sonra helali haramı umursamaz olduk.
Belediye otobüslerinde, ellerindeki poşetlere gizlenmiş parti bayraklarını asmaya giden mahzun ama onurlu insanlar ciplere binmeye başlayınca bir şeyler yitip gitti avcumuzdan.
O babaların çocukları bir başkasının hakkı hukuku demeden ihale kovalamaya başlayınca ahlakımız yitip gitti. 28 şubatlarda tesettürü için sokaklarda joplanan annelerin evlatları artık modern tesettüre bürünmüş annelerinin yanında taytla arz-ı endam etmeye başlayınca onurumuz yitti.
Bir de baktık ki ortada bizden eser yok, biz yittik! Dün yok muamelesi görüyorduk yokluk içindeydik ama bütün heybetimiz ve vakarımızla biz vardık.
Bugün her yerde biz varız güya ama ortalıkta bizden eser yok!"



























