Metin Mutanoğlu retweeted
İsrail çıkış anketlerine göre Netanyahu'nun aşırı sağcı koalisyonu meclis çoğunluğunu kaybediyor görünüyor, ancak rakibi Gadi Eisenkot'un bloğu da hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyeye ulaşamıyor.
🔴 SON DAKİKA:
🗳️ İSRAİL’DE İLK SANDIK ÇIKIŞ ANKETLERİNE GÖRE:
KANAL 13: Muhalefet bloğu 53, Netanyahu bloğu 50, Arap partiler 17
KANAL 12: Muhalefet bloğu 52, Netanyahu bloğu 50, Arap partiler 18
KANAL 11: Muhalefet bloğu 53, Netanyahu bloğu 50, Arap partiler 17
Muhalefet önde. Ancak her iki blok da hükümet kurmak için gerekli 61 sandalyeyi elde edemiyor.
Metin Mutanoğlu retweeted
TBT to when President @LulaOficial was at the UN:
🔴Başkan Lula’ya 2024 Eylül’de sormuştum, artık İsrail’e küresel silah ambargo uygulanma vakti gelmedi mi?
-Lula İsrail’i destekleyen ülkelere soykırımı durdurma çağrısı yapmıştı
Soykırımın başından beri onurlu tutum sergilemişti👏
Metin Mutanoğlu retweeted
Allahuekber Cevat abi
Allah'a emanet Cevat abi
Bugünün dünyasında
her yönü ile iyi 1 insan olmak,
El Emîn olmak sahabe olmakla eşdeğer nerdeyse
Sen, sadece iyi 1 insan değil
Müslüman özneliğinin, kalitesinin, niteliğinin
Türkiye ve dünyayı inşa edebileceği düşünen eylemselliğin haritasını inşa ettin 50 yıl boyunca
Hürmetler ağabey
Büyük minnetle, fatihalarla
Şöyle bir disiplini edindiğim bir muhit ve dönemin içinden geçmiştim uzun süre önce
Bu câmiada isen
Müslüman isen
Meselen var ise
İstisnasız, tüm siyasi, kültürel, ideolojik yayınları, kitap, dergi, yayınları, tüm üretimleri bilmek, yakından takip etmek zorundasın
Bu bir artı değil doğal zorunlu sorumluluklardan biriydi mesela
Herhangi bir özel sebep olmaksızın, sadece hal hatır sağlık afiyet sormak dilemek selam vermek için nice arkadaşı tanışı düzenli düzensiz aralıklarla aramak da, o doğal akış zenginliğinin içinde idi
Allah var, çok uzun yıllar, böylesi bir mitralyöz ciddiyeti ile yaşadım
Sonra bir baktım ki, hiç kimse
orada da değil
oralı da değil..
Cevat abi öyle değildi işte
Mesela, Metis İletişim Ayrıntı alaşımlarının bugün bile basmadığı nice çeviriyi, nice kitabı, onlarca yıl önce çevirten, kamusal dolaşıma emanet eden bir serdengeçti Cevat abi
Ben mesela, kot siyah gri kot pantolunu severim, koyu İrlanda yeşilinin her mont ve ceketini, montunu severim ki, her yaşta ilanihaye genç kalmaya bedenimi makineleştirmek içindi galiba biraz da
İşte o gençliği en çok, en doğal, en karizmatik Çerkeslikle, Cevat abide gördüm
Camiada "abi" çok, ama Cevat abi gibisi gerçekten yok
Yek başına, Umran ve Pınar dergi ve yayınlarının üretim bandından çıkan onbinler bile yeterli idi aslında gerçek bir "kültürel iktidar" derinliği inşası için ama
Onlarca yıldır, siyah giyen bi kaç adam hariç, kimsenin böyle bir ciddiyeti de, gençliği de önceliği de dünyası da kalmadı
Sanırım bir süredir gönlümde idi bunları yazmak
Cevat ağabeyim
Senin varlığındaki o asil hasbîlikteki gerçeklik kadar gerçek bir gönül ile söylüyoruz
Dualarımız senin içindir ağabey
Ya Şâfi, ya Kâfi, ya Muâfî...
Metin Mutanoğlu retweeted
Sizlerden bir istirhâmım var ☘️
Varolsunlar, beni takip eden - etmeyen hesapların tamamına yakını, benim zaman zaman yazdığım uzun metinleri okurlar, o metinlerin
onbinlerce, yüzbinlerce insana, zihne, gönle ulaştığını görmek, nerdeyse nöbet defterimize yazdığımız mesuliyet tesellîsi gibidir şahsen benim için..
15 dakikanızı ayırabilir misiniz
Mihraç Ural üzerine bugün yayınlanan bir çok haber ve metnin üzerine, arşivlenesi çok ama çok güçlü bir metin
Peren hanımın Şam merkezli Dımeşk sitesi için kaleme aldığı bu çok etkileyici yazıyı özellikle çevirmek, paylaşmak istedim
İyi okumalar
***
"1990’ların sonlarında İzmir’de çok yakın bir kız arkadaşım vardı. Babası kamyon şoförüydü. Annesiyle birlikte çoğu zaman evde yalnız kalırlardı. Çünkü babası işe çıktığında bir ya da iki ay dönmezdi. Annesinin yüzü hâlâ hafızamda o kadar canlı ki sanki daha dün karşılaşmışız ya da biraz önce evlerine gitmişim gibi. İyi kalpli ama içi endişeyle dolu bir kadındı. Elbette çocuklarının üzerine titreyen çok anne baba gördüm ama daha önce onun gibisini görmemiştim. Düşünün, on altı yaşındaydık ama çoğu zaman okul çıkışında kızını almaya gelirdi. Fakat o dönemde okulumuzda kredili sistem vardı. Ders saatleri birbirine karışıyordu. Bu yüzden ailelerimizi kandırmak kolaydı.
Bir gün arkadaşım okulun yakınındaki duvarlara devrimci afişler yapıştırırken yakalandı. Ben de yanındaydım. Afişleri o yapıştırıyor, ben etrafı gözetliyordum. Ama o kadar aptaldık ki beş dakika bile geçmeden sivil giyimli iki polis bizi yakaladı. Önce mahalledeki karakola, ardından başka bir karakola götürdüler. Elbette ailelerimizi de çağırdılar. Arkadaşımın annesinin karakola nasıl girdiğini, nasıl feryat ettiğini anlatamam. Sanki bizi oradan doğrudan darağacına götüreceklermiş gibi, “Ne olur kızıma zarar vermeyin!” diye bağırıyordu.
Savcı merhametli bir adamdı. Daha doğrusu aklı başında bir adamdı. Yanımızda insanları devrime çağıran onlarca afiş bulmuşlardı. Ama on sekiz yaşından küçüktük ve hapse gönderilirsek oradan daha radikal insanlar olarak çıkacağımızı biliyordu. Bu yüzden bize uzun uzun nasihat ettikten sonra serbest bıraktılar.
Hikâyemiz burada bitse ve evlerimize dönseydik harika olurdu. Ama elbette bitmedi. Arkadaşlarımız bize devrimden yeni dönmüş muzaffer iki lider gibi bakmaya başladılar. Bütün bu itibar karşısında biraz kendimizi beğenmeye başladık. Özellikle de arkadaşım. Yıllardır hâlâ düşünüyorum: Nasıl oldu da birdenbire bu kadar değişti? Hiçbir belirti yokken son derece öfkeli biri hâline geldi. Bir gün evde annesine el kaldıracak kadar ileri gitti. Hatta o zavallı kadını neredeyse dövecekti.
Olanları bize anlattığında, bizden yaşça büyük devrimci bir adam şöyle dedi: “Boş ver. Annen davamıza saygı duymuyorsa bizim yeterince annemiz de babamız da var.”
Bu sözü ilk duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. Çok üzülmüştüm. Hatta korkmuştum. Anne babadan vazgeçmek bu kadar kolay olabilir miydi? Ama o bunu çok basit bir şeymiş gibi söylemişti. Sanki satın aldığımız gömleğin rengini beğenmemişiz ya da ayakkabı ayağımıza dar gelmiş de yenisiyle değiştirecekmişiz gibi. Bu adam Mihraç Ural’a hayrandı. Onu adeta kendisine örnek alıyordu.
Bu olaylardan dört yıl sonra arkadaşım cezaevinde kendisini ateşe verdi. Henüz yirmi yaşını bile geçmemişti. Hastaneye kaldırıldı ama tedaviyi reddettiği için kurtulamadı. Ölmeden önce kilosu otuz beşe kadar düşmüştü. Cenazesine gidemedim. Çünkü annesiyle yüzleşmeye cesaret edemedim. Çok istedim ama onu gördüğümde ne yapacaktım? Bir ara mezarlığa gidip uzaktan bakmayı düşündüm. Ama annesinin feryatlarını mutlaka duyacaktım. Bu yüzden gitmedim.
Bize “Kendinize başka bir anne baba bulabilirsiniz” diyen adam ise cenazeye katıldı ve taziyenin başköşesinde durdu. Her şey çok tuhaftı.
Ben kendimi kurtarabildim. Çünkü çok güçlü bir aileye mensuptum. Tek kız çocuktum ve babam çok sert bir adamdı. Toplandığımız bir dergi büromuz vardı. Ben de o dergide gizlice çalışıyordum. Babam bir gün büroya geldi ve içeridekileri “Buraya benzin döker, hepinizi yakarım” diyerek tehdit etti. Babamın kabadayı çevrelerinde arkadaşları vardı. Hatta bir defasında onları da büroya götürmüştü. Belki de oradakiler bu adamın başlarına bela olmasından korktular ve beni aralarına katma umutlarını kaybettiler.
Ailem beni onların elinden adeta söküp aldı. Ben de kurtulmak istiyordum. Beni en çok etkileyen şey, “Bizim yeterince annemiz de babamız da var” sözleriydi. Bu sözü asla kabullenemedim. Bana çok ağır gelmişti. Ne zaman kendimi o duruma düşmüş, ailemden uzakta başka bir anne baba ararken ve başkalarının evlerinde yaşamaya çalışırken hayal etsem nefes alamayacak gibi oluyordum. İçimi yalnızlık ve boğulma hissi kaplıyordu.
Üstelik babam benimle geceler boyunca, neredeyse sabah oluncaya kadar konuşurdu. Çünkü devrimci örgütleri çok iyi tanıyordu. Kendisi de 1970’lerde ve 1980’lerde devrimci mücadeleye katılmıştı. Ben henüz bebekken, 1980 darbesinden sonra birkaç yıl hapis yatmıştı. Önde gelen devrimcilerin birçoğu onun arkadaşıydı. Hatta bazı arkadaşları o yıllarda Filistin’e gidiyordu. Dolayısıyla söyledikleri uzaktan duyduğu sözlerden ibaret değildi. O çevreleri ve ilişkileri tanıyordu. İnsanların nasıl yönlendirilebildiğini yakından biliyordu.
Beni sürekli şöyle uyarırdı: “Siz kendi özgür iradenizle hareket etmiyorsunuz. Sizi yönlendiren birileri var.”
Bir keresinde bizden büyük bazı adamların Mihraç Ural adında birinden söz ettiklerini anlattığımda babam çok öfkelenmiş ve beni odaya kilitlemişti. Hatta bana bir tokat atmıştı. Hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat buydu. Yıllar sonra benden özür diledi ve şöyle dedi: “Çok korktum, çok korktum. Mihraç Ural’ın seni elimden almasından korkuyordum.”
Arkadaşımın adı Berrin’di. Yalnızca onu kaybetmedim. O yıllarda bu şekilde birçok arkadaşımı kaybettim. Kevser, Günay, Aslı, Yasemin, İlker, Uğur ve Altan Berdan… Tıp okumayı hayal ediyorlardı. Daha niceleri vardı. Her biri hakkında size pek çok hikâye anlatabilirim. Ama babamın bana anlattığı hikâye çok daha sarsıcıydı.
Babam, Mihraç Ural’ın 1970’lerden beri Türk solunun üzerine çökmüş bir hayalet gibi olduğunu söylerdi. Her kuşakta farklı gençlerin hayatına giren, bitmek bilmeyen açlığıyla onları başka bir yöne sürükleyen son derece karanlık bir isimdi. Gerçekten korkunç bir adamdı. Türkiye’de binlerce anne babanın gözyaşından sorumluydu. Onu görmüyorduk. Onunla oturup konuşmamıştık. Ama korkutucu biçimde hepimizin hayatında etkisi vardı. Türkiye’deki devrimci mücadelenin tam kalbine bırakılmış bir bomba gibiydi.
Yıllar geçti. 2005 yılında Ege kıyısındaki bir kasabada minibüse binmek için el kaldırdım. Ancak minibüs dolu olduğu için beni almadı ve yoluna devam etti. Henüz yüz ya da yüz elli metre uzaklaşmıştı ki gözlerimin önünde patladı. Tesadüf dedikleri o ince çizgi, bir anlık gecikmem beni kurtarmıştı. Minibüsteki yolcuları ise ölümün ortasına fırlatmıştı. PKK’nın üstlendiği saldırıda şoför dâhil minibüsteki herkes hayatını kaybetti.
O cehennem anına tanık olmak, insanların çığlıklarını duymak, metal parçalarının, cam kırıklarının ve bedenlerin havada uçuştuğu tarif edilemez kargaşayı görmek insanın zihnine kazınır ve asla silinmez. Üstelik bu başıma ilk kez gelmiyordu. İzmir’de de bir PKK saldırısından son anda kurtulmuştum.
O dönemde Türkiye’de insanların sürekli konuştuğu bir mesele vardı. Bombalı saldırıları gerçekleştirenlerin Suriye’den geldiği, Baas rejiminin onlara koruma sağladığı söyleniyordu. PKK liderinin Şam’da yaşadığı ve bu şehrin Türkiye’deki terörün arkasındaki “karanlık merkez” olduğu da söyleniyordu.
Üstelik Mihraç Ural’ın adını yeniden duymaya başlamıştık. Evet, Mihraç Ural karanlık bir hayalet gibi yeniden karşımıza çıkmıştı. Suriye’deki katil rejimin yanında, korkunç bakışlarıyla bizi izlemeyi sürdürüyordu. Aynı zamanda adalet ve özgürlük isteyen herkesin başında bir cellat gibi duruyordu.
Bu, bizi Suriye halkıyla birleştiren meselelerden biriydi. Çünkü aynı kaynaktan beslenen bir kötülük hepimizi kuşatmaya çalışıyordu. Gençlerin hayatına, ailelerin umutlarına ve hepimizin geleceğine el uzatıyordu. Bir yerde insanları susturuyor, başka bir yerde gençlerin iradesini ellerinden alıyor, sonra onları ölüme sürüklüyordu. Suriye’nin üzerine çöken karanlık, Türkiye’deki gençlerin hayatını kuşatan karanlıkla birbirine karışmıştı.
Bu sırada 1990’larda kurduğumuz devrim hayali Suriye’de gerçekleşmeye başlamıştı. Suriye halkı özgürlük talebiyle ayağa kalkmıştı. Yıllarca korkuyla bastırılmış bir ülke, meydanlarda kendi sesini aramaya başlamıştı. Biz de Suriyeli arkadaşlarımızla büyük bir aile olmuştuk. Dost ve kardeş olmuştuk.
Mihraç Ural ise kuduz bir köpek gibi iyice delirmişti. Türkiye’de henüz yirmi yaşına ulaşmamış arkadaşlarımızı hayattan koparan adam, şimdi Suriye’de yeniden sahneye çıkmıştı. Mayıs 2013’te önce Banyas ve Beyda’da evlerin kapısına dayanmış, rejimin ölüm çetelerinin başında bölgeyi kuşatmış ve birkaç saat içinde çocukların, kadınların ve yaşlıların hayatını söndürmüştü.
Birkaç gün sonra, 11 Mayıs’ta Reyhanlı’da bomba yüklü iki araç patladı ve elli üç kişi hayatını kaybetti. Mihraç Ural, Banyas’ta evlere girmiş, ardından Reyhanlı’nın ortasında bir bomba gibi patlamıştı. Biz şehitlerimizi toprağa verirken onların intikamını almaya yemin ediyorduk.
O günlerde, 1990’lardan beri tanıdığım ve Suriye devriminin yanında saf tutmuş bir arkadaşım bana şöyle dedi: “Artık büyüdük. Mihraç Ural’dan korkmuyoruz, değil mi?”
Hayır, artık ondan korkmuyorduk. Suriye halkının cesareti bize de güç vermişti. Ama bu kez başka bir yüzle karşımıza çıktı. Aramızdaki şeytanlar, Türkiye’deki biz Suriyelilerin evlerini ve dükkânlarını hedef almaya başladılar. Ama biz buraya yenilmeye değil, kazanmaya gelmiştik.
Sosyal medya hesaplarımıza çok sayıda tehdit mesajı gelmeye başladı. Mihraç Ural yine oradaydı. Hatta bazı hesapların profil fotoğraflarında onunla çekilmiş fotoğraflar vardı. Bazıları da fotoğraflarını e-posta adreslerimize gönderiyordu. Bu fotoğrafların her biri geçmişten bugüne uzanan bir tehdidin işaretiydi. Bize unutulmadığımızı, izlendiğimizi ve susturulmak istendiğimizi hatırlatıyordu.
Mihraç Ural’ın vermek istediği mesajı böyle okuyorduk: “Gözüm hâlâ her birinizin üzerinde.”
Ama bu kez o bakış üzerimizde hüküm kuramıyordu. Tehditler geldikçe birbirimize daha sıkı sarılıyor, sesimizi daha fazla yükseltiyorduk. Çünkü Suriye halkı cesaretiyle bize korku karşısında geri çekilmek zorunda olmadığımızı öğretmişti.
Mihraç Ural böylece karşımızda dikilmeyi sürdürdü. Biz ise zulmü ve zalimleri görüyorduk.
Zalimlerin sofralarına oturanları, onların yanında duranları, onlarla birlikte yetimlere ve mazlumlara karşı savaş açanları görüyorduk.
Kalplerindeki hastalığı görüyorduk. Zalimlerin kötülük yapmak için birbirlerine nasıl destek olduklarını, rızkı verenin Allah olduğunu unutanların yetimin ve mazlumun boğazından geçen lokmaya nasıl göz diktiklerini görüyorduk.
Allah’ın güçsüz bırakılmış kullarının üzerine nasıl alçakça saldırdıklarına, türlü iftiralarla onların hayatını nasıl daraltmaya çalıştıklarına tanıklık ediyorduk. Gözlerine inen perdeyi görüyorduk. Kendilerini bekleyen büyük azabı umursamadan aynı şekilde davranmayı nasıl sürdürdüklerine şahit oluyorduk.
Nizar Kabbani bir zamanlar şöyle demişti: “Kim olduğuna karar veremezsen başkaları senin kim olduğuna karar verir. Kendini yönetemezsen başkaları gelir seni yönetir.”
Büyük yazarımız Kemal Tahir ise şöyle der: “Kafamın içinde hiç bitmeyen bir meydan savaşı var. Taburlar devriliyor, saflar biçiliyor.”
Bizim kafamızın içinde de dinmeyen bir savaş sürüyordu. Kılıçlar çekiliyor, bombalar atılıyor, gözlerimizden uyku kaçıyordu.
Bir gün babama şöyle dedim: “Mihraç Ural şimdi Suriye’deki arkadaşlarımızla savaşıyor. Ona karşı bir kez daha yenilirsek nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”
Babam şöyle cevap verdi: “O şeytan artık kazanamayacak. Merdivenlerden aşağı yuvarlanmaya çoktan başladı.”
Onu merdivenlerden aşağı yuvarlayan ise devrimci Suriye halkıydı. Suriye’de devrim kazandı. Gençliğimizi devrim hayaliyle geçiren bizler, hayatımızda ilk kez bir devrimi kendi gözlerimizle gördük.
Suriye halkı ödediği ağır bedellere rağmen geri çekilmedi. Bir gün geri döneceklerine inanarak terk ettikleri şehirlerine dönmeye başladılar. Haçlı zihniyetine ve aramızdaki işbirlikçilerine karşı bütün güçleriyle direndiler. Onların cesareti Mihraç Ural’ı da merdivenlerden aşağı fırlattı.
Mihraç Ural, hayatımda gördüğüm en temiz tokadı suratının tam ortasına yedi.
Bugün 15 Ekim 2026. Yazımın başında anlattığım hikâyenin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bugün Suriye ve Türk halkları için bir bayram günü.
Benim içinse yaşadığım sürece unutamayacağım bir gün. Çünkü on altı yaşımda babamdan yediğim ilk tokattan kaybettiğim arkadaşlarıma kadar uzanan kişisel hikâyemin özeti.
Mihraç Ural’a duyduğum nefret, merhum babamın bana bıraktığı bir hatıraydı.
Otuz yıl sonra, bu hikâye sona ererken babamdan yediğim o tokadı artık acıyla değil, gururla hatırlamaya devam edeceğim.
O ise devrimci Suriye halkından yediği tokadın acısını, ömrünün sonuna kadar asla unutamayacak."
Sana duyduğumuz öfke, bizim için nesilden nesile aktarılacak bir miras oldu...
Mihraç Ural'ın Türkiye'den başlayıp Suriye'ye uzanan ve karanlık bir gölge gibi her iki halkın da peşini bir türlü bırakmayan hikayesini Şam merkezli Dimeşk sitesi için yazdım
dimasheq.org/%d9%85%d8%b9%d8…
Metin Mutanoğlu retweeted
Azeri Türkçesini bir de haksızlığa isyan ederken dinleyin.
Bu ne kadar güzel bir Türkçe.
Muhammed Şehriyar’ın torunları da böyle oluyormuş demek ki.
Metin Mutanoğlu retweeted
Bu akşam @liderhabertv #Barometre canlı yayınımızda konuklarım Metin Mutlanoğlu ve İsmail Güzel ile Yemen ile Suudi Arabistan arasında ki tehlikeli savaş başta olmak üzere bölgesel gelişmeleri konuşacağız inşallah
Yayınımızı internet üzerinden de izleyebilirsiniz 👇
youtube.com/live/UgaiV4Ztjsc…
Metin Mutanoğlu retweeted
¡¡SOMOS CAMPEONES DEL MUNDO!! 🇪🇸
¡Enorme nuestra Selección!
Gracias, equipo.
⭐️⭐️ ¡¡𝗦𝗢𝗠𝗢𝗦 𝗕𝗜𝗖𝗔𝗠𝗣𝗘𝗢𝗡𝗘𝗦 𝗗𝗘𝗟 𝗠𝗨𝗡𝗗𝗢!!
#VamosEspaña | #CopaMundialFIFA
Metin Mutanoğlu retweeted
🔴 ABD'li emekli Albay Douglas Macgregor:
▪️Türklere İsrail ile savaşa girmemeleri için F-35 rüşveti veriyoruz.
▪️Onların kenarda oturmasını istiyoruz. Onları kavgaya dahil etmek istemiyoruz.
▪️Erdoğan, "Bana F-35'leri verin barış olsun" diyor. Sorunumuz şu ki, dostumuz Erdoğan, Donald Trump'tan çok daha zeki.
▪️Çünkü Erdoğan sadece 'Tamam kenarda duruyoruz, karışmayacağız' demekle yetinmez. Bu geçici bir süre için böyle... Bunu İsrailliler de çok iyi biliyor.
▪️Yıllar önce İsrail'de yaptığım bir askerî sunumda şunu söylemiştim: Bölgede İsrail için tek gerçek varoluşsal tehdit Türk Devleti'dir.
▪️Herkes bana deliymişim gibi bakmıştı. Sonra şöyle demiştim: Şimdi siz İran ile birbirinize füze ve bomba atabilirsiniz. Ancak İranlılar İsrail'i işgal edemez. İsrail'i Türkler işgal edebilir. Sizler Osmanlıların yüzlerce yıl boyunca yönettiği topraklarda yaşıyorsunuz.
▪️Trump savaşı önlemeye çalışıyor ama bunun işe yarayacağını sanmıyorum. Çünkü bence İslâm bir bütün olarak birleşiyor.
▪️Arap Yarımadası'ndaki zengin, varlıklı elitleri unutun. Asıl Müslümanlardan bahsediyorum. 'İslâm evi'nin içinde yüzlerce yıldır görmediğimiz ölçekte büyük bir ittifak ortamı var.
Metin Mutanoğlu retweeted
Ülkemde gazeteciliğin geldiği noktaya bakın!
Avrupa Konseyi ve AB arasındaki farkı bilmiyorlar...
Biri bizim 1949'da kurucu üyesi olduğumuz ve 18 vekilimizle temsil edildiğimiz, benim de 20 yıldır akredite olduğum Avrupa Konseyi.
Diğeri yani bahsedilen kararı alan Avrupa Parlamentosu. AB'nin yasama organı. Burada AB üyesi olmadığımız için tek bir vekilimiz de yok.
İkisi tamamen farklı kuruluşlar.
Sözcü gazetesi cahilliğini kendi manşetiyle belgelemiş.
Bu ahmakça manşetten sonra kendine gazeteci diyen kimse bu yayında çalışmamalı.
Utanır insan...
Metin Mutanoğlu retweeted
Ay Yıldız Karargahı, kapılarını ilk kez NATO Savunma Bakanları için açtı
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, karargahın yakında hizmete gireceğini, TSK’nın komuta yapısını tek çatı altında toplayacağını ve dünyanın en büyük karargahlarından biri olacağını söyledi. #NATOsummit
Metin Mutanoğlu retweeted
Ankara’daki NATO Zirvesi’nden gelen her manşetin ardında, 2.500’den fazla gazetecinin yer aldığı bir haber odası var.
Dünyanın en büyük üçüncü kütüphanesinde yer alan Uluslararası Medya Merkezi👇🏼
Metin Mutanoğlu retweeted
✍🏻 AVRUPA’DAN KAÇ KAT PAHALIYIZ?
Portekiz’den sipariş ettiğim çoraplarım geldi. 1966’dan beri çorap üreten Pedemeia, dünyanın en iyi çorap üreticilerinden biri olarak gösteriliyor. Ben de Pedemeia’nın klasik erkek çoraplarını yıllardır kullanıyorum. En üst kalite merserize pamuk ipliği ile üretiliyorlar. Tasarım, malzeme, dokuma sıklığı, burun, topuk, lastik ve gövde… hepsi en iyisi.
Çorap deyip geçmeyin, hayatın en önemli detaylarından biridir. Erkek çorabı hakkında çok daha uzun yazabilirim. Ama konumuz bu değil. Niyetim, Portekizli tekstilcilerin reklamını yapmak da değil.
Daha başka bir konuyu, bir tekstil ülkesi olarak üretim kalitemizi ve fiyatlarımızı konuşmak istiyorum…
Eskiden, tüm giyim kuşam ürünleri gibi çorap alışverişimi de Türkiye’den yapardım. Adı herkesçe bilinen bazı çorap markalarımız vardı ve gerçekten de çok kaliteli çorapları gayet iyi fiyatlarla satarlardı.
Sonra her ne olduysa o kaliteli çoraplar bir anda üretilmez oldu. Ucuz iplikle üretilen kalitesiz çoraplar piyasayı istila etti. Merserize sadece “business” “exclusive” gibi havalı İngilizce isimler altında, boyut ve kalınlığı düşürülerek “malzemeden çalınmış” hali ile bulunur oldu.
Yani daha fiyat konusuna gelmeden, Türkiye’de kaliteli çorap üretilmez, bulunmaz oldu.
Gelelim fiyata….
Zar kadar ince, bileği birazcık geçecek kadar kısacık üretilen, merserize iplik kalitesi de hayli tartışmalı olan yerli çoraplarımız, mağazalarda 400 - 500 TL bandında satılıyor. Kullanım ömürlerini de ayla yılla ölçmeye kalkmayın, 3 - 5 kullanımdan sonra renkleri soluyor, gevşiyor, yamuluyor.
Peki demin anlattığım, “dünyanın en kaliteli çorapları” arasında sayılan bu ürünleri Portekiz’den kaç paraya aldım dersiniz? Aklınız çok yüksek rakamlarda gezinmesin, çiftine bizim para ile 240 TL verdim. Yani bizdeki “sözde muadillerinin” yarı fiyatı.
Peki neden böyle dersiniz? Bizim malzeme maliyetimiz mi pahalı, işçiliğimiz mi pahalı, ters giden ne var da daha kalitesiz ürünleri Portekizliden daha pahalıya satıyoruz?
Buyrun beraber bakalım…
Ne zaman böylesi bir konu açsak bizim iş adamlarımız hemen işçilik maliyetlerini gündeme getiriyorlar ya hani…
Portekiz’de asgari ücret yaklaşık 56.900 TL. Yani bizdeki 28.075 liranın 2 katından fazla! Asgari ücretin işveren maliyeti açısından da durum farklı değil.
Peki acaba yakıt fiyatları nasıl? Portekiz’de benzinin litresi 101 TL, Türkiye’de ise 63 TL.
Elektrik enerjisi? Portekizde kW saati ortalama 7,15 TL, Türkiye’de 5 TL.
Acaba vergide durum ne?
Çorap için KDV oranı Portekiz’de %23, Türkiye’de ise %10. Aradaki fark yine 2 kattan fazla.
Hülasa…
Maliyetleri Türkiye’den 2 kat yüksek olan Portekizde çorap, Türkiye’nin yarı fiyatına satılıyor. Üstelik ürün kalitesi de “tekstil ülkesi” Türkiye’dekinden daha yüksek.
Maliyet yarı yarıya, fiyat iki kat. Yani basit bir erkek çorabında bile Avrupa’dan 4 kat daha pahalıyız.
Sebebi ne olabilir siz takdir edin.
Metin Mutanoğlu retweeted
🇹🇷🇺🇬 #Uganda'da sağ bacağındaki kitle nedeniyle yürüyemeyen 5 yaşındaki Nali İsham, Türk doktorların başarılı ameliyatıyla sağlığına kavuştu ve hastaneden yürüyerek taburcu oldu!
TADD, TİKA ve Uganda Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle gerçekleşen bu operasyonda emeği geçen tüm hekimlerimize teşekkür ederiz.
#SınırTanımayanİyilik
Metin Mutanoğlu retweeted
Arabistan, Tebuk’un Batısında Becde Tepelerinde ve Hisma’da bazı çok önemli erken İslâmi dönem kaya yazıtları ve tercümeleri. Yazıt okuma ve tercüme: Müfid Yüksel (Blogspot)
قراءتي لهذه النقوش المبكرة في جبال بجدة غرب مدينة تبوك
Bu çok çok değerli paylaşımlarından dolayı dostumuz
عبدالإله الفارس
@AbdulelahAlfars ‘a teşekkürü borç biliriz
شكراً جزيلاً للسيّد عبدالإله الفارس
@AbdulelahAlfars
لأجل تغريداته و مشاركاته القيّمة للنقوش الاسلامية المبكّرة بارك الله فيه و في جهوده
👇👇
mufity.blogspot.com/2025/01/…
Metin Mutanoğlu retweeted
Birmingham Üniversitesi'nde bulunan Kur'an-ı Kerim el yazması, 2015 yılında radyokarbon tarihleme yöntemiyle incelenmiş ve 1370 yıllık olduğu, yani Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zamanına ait olduğu tespit edilmiştir. Yazı karakterleri aynıdır ve tek bir kelimesi bile değişmemiştir. – at Dilovası, Türkiye
Metin Mutanoğlu retweeted
The Photo of the Century in the Middle East 🇸🇦🇹🇷
It wasn’t just the kickoff whistle for the World Cup; it was the starting whistle for a new Middle East. The handshake between His Royal Highness Crown Prince #Mohammed_bin_Salman and Turkish President Recep Tayyip Erdoğan in Qatar encapsulated years of politics and shaped a new regional reality characterized by comprehensive stability and shared economic prosperity. We are not merely watching history being written; we are shaping it with strength and determination. 🇸🇦🇹🇷✨
#Qatar2022WorldCup






































