Aysun Çakır retweeted
Şimdi Seyyid Kutup’tan Yoldaki İşaretler’i okumanın tam zamanı.
Haydi Bismillah
#SeyyidKutup
Aysun Çakır retweeted
CUMHURİYETİN İLK YILLARI; DEMOKRASİ Mİ, DİKTATÖRLÜK MÜ?
Aktay, tarih yazımının yerleşik kabulleri tekrarlamakla yetinemeyeceğini vurguluyor. Tarihçinin görevinin, geçmişi önceden belirlenmiş bir hükme göre anlatmak değil; belgeleri, tanıklıkları ve farklı kaynakları karşılaştırarak olayları yeniden değerlendirmek olduğunu söylüyor. Bu nedenle Cumhuriyetin kuruluş dönemine ilişkin resmî anlatının da eleştiriden muaf tutulamayacağını savunuyor.
mirathaber.com/cumhuriyetin-…
Aysun Çakır retweeted
Replying to @seyyahmusa
Ortadoğu’da işgal var. İşgalin şiddeti var, direnişin şiddeti mi sorun oluşturuyor?
Aysun Çakır retweeted
Esasında Seyyid Kutup, Benjamin, Sorel, Fanon, Zizek, Balibar ve Arendt gibi doğrudan "Şiddet" üzerine yazan düşünürlerle karşılaştırmalı analizle okunsa ortaya pek faydalı sonuçlar çıkacaktır. Naçizane bir fikir...
Replying to @seyyahmusa
Ortadoğu’da işgal var. İşgalin şiddeti var, direnişin şiddeti mi sorun oluşturuyor?
Aysun Çakır retweeted
35 yıllık evli bir psikiyatrist büyüğüm, şöyle demişti:
"Bir kadının evin koridorlarında yürürken çıkardığı sese bakacaksın. Sadakat de, mutluluk da o adımlarda gizlidir."
Başta bunu mesleki bir deformasyon, süslü bir cümle sanmıştım.
Mesele şu:
Erkekler evin içindeki sessizliği "huzur" zannederler. Fırtınanın dindiğini, her şeyin yoluna girdiğini sanırlar.
Oysa kadınlar yaşadıkları mekana sadece bedenlerini değil, ruhlarını üflerler.
Ve bir kadının ruhu, ait hissettiği topraklarda çiçek açar.
Kendini güvende ve sevilmiş hisseden kadının enerjisi, evin duvarlarını aşar, her odaya bir canlılık yayar.
O kadın şarkı söyler, eşyaların yerini değiştirir, o mabedi güzelleştirmek için görünmez dokunuşlar yapar.
Attığı her adımda evde bir yaşam belirtisi, bir neşe çınlar.
Onun varlığını hiç görmeseniz bile havada bıraktığı o sıcak kokudan anlarsınız.
Ama bir kadın o evde sadece görevlerini yerine getirmek için bulunuyorsa, adımları ağırlaşmışsa ve ayakları geri geri gidiyorsa...
İşte orası artık bir yuva değildir.
Sadece adresi olan bir otel odasıdır.
Çünkü kadın, bağ kuramadığı iklimde yavaşça solar.
Eğer seninle tartışmıyor, evin içinde bir gölge gibi sessizce süzülüyor ve sürekli kendi kabuğuna çekiliyorsa, sevinme.
O sessizlik bir uyum değil, kadının enerjisini o evden tamamen çekmesidir.
Ruhu o yuvadan çoktan taşınmıştır, geriye sadece kurallara uyan bir beden kalmıştır.
Günümüz erkekleri bu derinliği tamamen gözden kaçırıyor.
Kadının sorunsuz olmasını bir başarı sayıyorlar.
Oysa bir kadının en tehlikeli hali, artık hiçbir şeyi umursamadığı o kusursuz sessizliğidir.
Psikiyatrist şunu eklemişti:
"Oğlum, ruhu evde olan kadının sesi de, neşesi de, öfkesi de evde tınlar."
Bu yüzden bir dahaki sefere yuvana adım attığında kulaklarını aç ve dinle:
Evin koridorlarında yankılanan o adımlar hafif ve telaşlı mı, yoksa bir esaretin ağırlığını mı taşıyor? O mabet için hala kalbi çarpıyor mu, yoksa sadece günün bitmesini mi bekliyor?
Erkekler:
Asla kadının ev içindeki o tatlı telaşına, dağınıklığına ya da sesine ses etmeyin.
O telaş bittiğinde, aradığınız o sıcaklığı bir daha asla bulamazsınız.
Bunu bir kanun gibi aklına kazı.
Adım Kübra Danladi. Nijerya’da doğdum, iki kez evlendim. İkinci evliliğim 20 yıl sürdü. Dört çocuğum ve altı torunum oldu. Refah bir hayat sürdüm. Bir çocuğumu kaybettim, en mutlu olduğum dönem ilk torunumun doğduğu 50 yaşım idi. 60 yaşında Nijerya’da yaygın olan ishal hastalığından vefat ettim.
Ürperdim ya 🥴
Dünya üzerinde herhangi bir ülkede herhangi bir kişi olarak doğup verdiğiniz kararlarla hayatınızı şekillendirdiğiniz bir site. Bir yandan çok eğlenceli, bir yandan da hüzünlü. Ben Endonezya kırsalında doğup zar zor okuyarak şehre göç eden ve 97 yaşına kadar yaşayıp 2 çocuğu, 4 torunu olan bir kadın olarak vefat ettim.
1in8b.life/tr/
Huzeyfe Seyyaf burada 7 yaşında, merak edip kitaplığımdan “Yoldaki İşaretler” kitabını almıştı. Ben de Kutup ve o dönem yaşanılanları anlatmıştım. Son yorum kendisinde :)
Yasakların hiçbir önemi yok, biz çocuklarımızı bu bilinçte yetiştirelim kâfi.
Aysun Çakır retweeted
Önce bir deneme okudum, sonra bir öykü. Akşam yemeği vaktine doğru mutfağa geçtim, hazırlık yaparken dinlediğim sesli kitabı açtım. Yarım saatte üç farklı kitap. Hepsi doğal akışında, kendiliğinden. Kelimeleri böylesine seviyoruz; masadayken, mutfaktayken, her yerde,
okurken ve dinlerken. Roman hâliyle, denemesiyle, öyküleriyle. Kelimeleri seviyoruz.
Aysun Çakır retweeted
Video Nevşehir'den. Lütfen dikkatle bakın. Hiç tanımadığı, zayıf bir kadına bütün gücüyle tokat atan bir adam. Kadında işitme sorunu oluşacak kadar güçlü bir darbe! Neden hedef tanımadığı biri? Neden zayıf olanı seçti? Düşünmek lazım. Holland “Mizojini” kitabında kadın düşmanlığını dünyanın en eski önyargısı olarak tanımlar. Ona göre bu bir kişilik bozukluğu değil. Pandora mitinden (Yunan mitolojisinde yaratılan ilk kadın olan Pandora, dünyaya kötülükleri, hastalıkları ve acıları salan kişi olarak anlatılır. Yani kadını "erkeğin ve dünyanın başına gelen felaketlerin kaynağı", dolayısıyla her an cezalandırılabilecek bir "günah keçisi" olarak kodlamıştır.) bugüne kadar kültürün içine örülmüş, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bakış. Bu bakışta kadın insan olarak görülmez, bir “tür” olarak görülür. O yüzden tanımadığı bir kadına vurmak, mizojinik zihin için tutarsız değildir. Tokat o zayıf genç kadına değil “kadın”a atılır. Kurbanın kim olduğu önemsizleşir, önemli olan kategorisidir. Bu arada yorumlardaki "Ruhsal olarak hasta olabilir” şiddeti bireyselleştirir ve toplumu aklar. Ruhsal sorun yaşayan insanların çoğu şiddet uygulamaz.
Şiddeti seçen kişiler, hedeflerini rastgele seçmez: kendinden güçlüye değil, güçsüze, cezasız kalacağını düşündüğü kişiye yönelir. Bu şuuraltı boşlukta oluşmadı. Kadını aşağılayan espriler, dizilerde normalleşen tokatlar ve hafifletilen cezalar... Fail o malzemeyle büyüdü. Mizojini “tabii” değil, öğrenilmiş bir şey. Öğrenilen şey yeniden öğretilebilir. @tcailesosyal teapawt.net/HaberReport/status/211…
Aysun Çakır retweeted
Okurken son aradığım şey bilgi. Okumazsam düşünme, kavram ve tasavvur ufkum şahit olduğum kadarıyla toplumla sınırlanır ve gündelik hayatımı idare etmemin bana yettiği bir hayat tarzına giderim ki bunu istemem. Gündelik hayatı "gerçek" sandıran bu kendine yetme yanılsamasıdır.
Bir mahkememde (Ankara) şu an fetöden tutuklu olan hakim karşısında ayağa kalkmamıştım, kanun üzerine yemin de etmemiştim ama yine de şu muamele ile karşılaşmayıp tutuksuz yargılanmıştım.
Diyeceğim o ki, fetöcülerden daha da fetöcü olanlar var.
Allah adına yemin etmek üzere mahkemelerde bir sivil itaatsizlik kampanyası düzenlense “adalet sistemi” ne kadar dayanır? Saçmalamada her gün yeni bir seviye aşılıyor. Allah adına yemin eden vatandaşın tutuklu kaldığı her saniye zülüm değil midir?
@adalet_bakanlik
@abakingurlek
Aysun Çakır retweeted
Hafta sonu bu videoyu 3 kere başa sarıp sarıp tekrar izledim.
Cate Blanchett, Tokyo’da ödül alıyor. Dünyanın en iyi aktrislerinden biri, kürsüye çıkıyor ve ilk söylediği şey şu: Söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki.
Cate, konuşmaya kelimelere güvenmediğini söyleyerek başladı ve anında bütün salonu avucunun içine aldı.
Ama beni asıl yakalayan şey sessizliği kullanmasıydı daha doğrusu bedeninin sessizliğini.
Dört dakika boyunca doğru dürüst elini bile kaldırmadı. Omuz oynatmadı, kafa sallamadı. Eller masanın altında, gövdesi ağaç gibi.
Yıllardır insanlara; heyecanınızı sesinize verin ellerinize vermeyin diyorum. Bunu bu kadar temiz yapan birini çok az gördüm.
Cate, konuşmanın neredeyse tamamını kağıttan okudu. Başı eğik, gözleri metinde. Ama arada başını kaldırdı, pembe gözlüğünün üstünden salona bakıp bir cümle söyledi.
Konuşmasından aklımda kalan cümleleri yazdım. Hepsi başını kaldırdığı anlar. İnsan kağıttan ne zaman koparsa, dinleyici o cümleleri yanında götürür.
Sonra asıl bomba geldi. Ödül kürsüsünde, herkesin başarının sırlarını anlattığı yerde dedi ki: Şüphe çoğu zaman özgüven eksikliği sanılır. Oysa şüphe benim başlangıç noktam. Hala her işe bunu yapmalı mıyım diye sorarak başlıyormuş.
Sokrates’ten beri bilinen bir şey var. İnsan, tereddüdünü saklamayana güvenir çünkü tereddüt taklit edilemez.
Cate, bu kuralı anlatmakla yetinmedi, kendi üzerinde de gösterdi.
Gelelim kapanışa. Konuşması “kelimeler insanı suskun bırakır” diye açılmıştı. “Bu ödül beni suskun bıraktı” diye kapandı. Homeros’un bile kullandığı çok eski bir teknik. Başladığın yere geri dön, dinleyici hikayenin bittiğini zerrelerinde hissetsin.
İyi bir konuşmada en zor iş fazlalıkları çıkarmaktır. Uzun zamandır bu kadar temiz bir konuşma dinlememiştim.
Retoriği kanlı, canlı görmek istiyorsanız bu konuşmayı çok dikkatli izleyin.
Aysun Çakır retweeted
Diyanet'e soruyoruz: Birlik ve beraberlikten söz ederken hangi birliği, hangi beraberliği kastediyorsunuz?
Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanlara Allah'ın dinini ve Resûlü'nün sünnetini anlatmakla mı yükümlüdür, yoksa mevcut siyasi düzenin millî değerlerini dinî referanslarla meşrulaştırmakla mı? Hutbeler, Allah'ın vahyini topluma taşımak için mi hazırlanıyor, yoksa mevcut düzenin ideolojik sınırlarını dinî söylemlerle güçlendirmek için mi? Diyanet'in görevi, siyasi konjonktüre uygun söylemler üretmek değil, hakkı hiçbir dünyevî otoritenin gölgesinde bırakmadan ortaya koymaktır.
Bu hutbe, “birlik ve beraberlik” kavramını ayet ve hadislerle süsleyerek Kemalist cumhuriyetin millî ve ulusal sınırları içine hapsetmektedir. Saff 61/4’teki “kenetlenmiş yapı gibi saf bağlamak” emri, Allah’ın nizamı olan Hilâfet’in altında, Şeriat’ın hâkim olduğu bir devlette ümmetin birliğini sağlamak ve küfür sistemlerine karşı omuz omuza durmak içindir. Resûlullah’ın (s.a.s.) sırf Allah için birbirlerini sevenleri öven hadisi de Türk-Kürt-Arap-Boşnak ayrımı yapmadan, tek bir ümmet olarak Allah’ın hükmü altında birleşmeyi tarif eder; “vatan, bayrak, cumhuriyetin 103. yılı” ile sınırlanan millî kardeşliği değil.
Hutbe, “İstiklalimizin sembolü bayrağımızı el ele vererek göklerde dalgalandırdık” ve “Cumhuriyetin ilanının 103. yıl dönümünde” ifadeleriyle, 1924’te Hilâfet’i kaldıran, Şeriat’ı yönetimden uzaklaştıran ve yerine ulus-devlet, laiklik ve milliyetçilik esaslarını koyan sistemi “emanet” ve “mukaddes değer” diye kutsamaktadır. Bu, birlik değil, asabiyyettir. Resûlullah’ın (s.a.s.) cahiliye çağrısı olarak nitelendirdiği asabiyetten sakındıran uyarısı ortadayken, millî kimliği ümmet birliğinin önüne koymak nasıl açıklanabilir? Gerçek birlik; tek bayrak (Râyet-i Resûl), tek emir (Halife) ve tek hukuk (Şeriat) altında gerçekleşir.
Diyanet'in asıl sorgulaması gereken mesele şudur: Hilâfet'in kaldırılmasıyla ümmetin siyasi birliğinin ortadan kaldırılması ve Müslümanların ulusal sınırlarla birbirinden ayrılması neden hutbelerde aynı açıklıkla gündeme getirilmemektedir? Cumhuriyetin yıl dönümü dinî bir hutbenin merkezine taşınırken, ümmetin parçalanmışlığı neden sorgulanmamaktadır? Hakikati anlatmak, gerektiğinde yerleşik anlayışları da sorgulamaktır.
“Eli kalem tutanlar, dili kelam edenler birliğe katkı sunsun” deniyor; fakat kalem ve dil, “vatan-millet-cumhuriyet” üçlemesinin sınırları içinde kaldığı sürece ümmeti birleştiremez. Gençlere “vatanına, milletine, bayrağına sahip çık” denmesi, Allah’ın yolunda saf tutma emrinin yerine millî kimliği koymaktır. Allah’ın yolunda saf tutmak; Hilâfet’in yeniden kurulması için çalışmak, ümmeti tek çatı altında toplamak ve Şeriat’ı tatbik etmektir.
Hutbenin sonundaki “birlik ve beraberliğe sarılın, ayrılıktan sakının” uyarısı doğrudur. Ancak ümmeti parçalayan sınırlar, anayasalar ve millî kimlikler sorgulanmadan gerçek birlikten söz edilemez. Ümmetin ihtiyacı, ulusal sınırlar içinde kenetlenmek değil, yeniden tek bir siyasi çatı altında birleşmektir.
Diyanet şunu anlamalıdır: Müslümanların ihtiyacı, mevcut düzenin değerlerini ayet ve hadislerle süsleyen hutbeler değil, İslâm'ın hükümlerini bütün açıklığıyla ortaya koyan dinî rehberliktir. Din, hiçbir siyasi düzenin ideolojik kılıfı hâline getirilmemelidir. Minberler, herhangi bir rejimin sözcülüğünü değil, hakkın ve hakikatin sesini taşımalıdır.
Özetle: Bu hutbe, ayet ve hadisleri cumhuriyet ve milliyetçilik potasında eriterek Allah’ın emrettiği asıl birliği (ümmet birliği ve Hilâfet) gölgelemektedir. Saf tutmak, mevcut ulus-devlet sistemini korumak değil, Allah’ın nizamını tesis etmek için çalışmaktır.
Diyanet'e son sözümüz: Ümmetin birliğini anlatırken ümmeti parçalayan anlayışları sorgulamaktan kaçınmayın. Ayetleri okuyup geçmeyin; onların ortaya koyduğu hakikati de anlatın. Minberler, mevcut düzenin sınırlarını kutsamak için değil, hakkı ve hakikati haykırmak için vardır.
#FonVurgunu
#TDTAnkaraZirvesi2026
Aysun Çakır retweeted
Suratı temiz bir çocuk, bel altı sözleri yok. Kuvvetli sesi, nağmeleri var. Taklit yapmıyor, kendine has tarzı var. Emre Fel için yeni nesil şarkıcılardan en sevdiğim diyebilirim.
Ben de garip bir huy var, büyük oğlumun erken evresinde yapmadığım hiçbir şeyi bebeğime de yapmıyorum. Yaparsam haksızlık olacakmış gibi hissediyorum.
Bu nedenle büyüğüne ne yaptıysam küçüğüne de onu yapıyorum. Mesela bunu yapabilirdim, ama büyüğe yapmadım. Üzgünüm bebeğim, sana da yapmayacağım.
Özen kadar insana iyi gelen bir şey yok. Özen özdeğerin, özsaygının, özsevginin, özşefkatin başlangıcı çünkü. Çayı uyduruk bir bardakta içecekken bavaria porseleninde içmek, evde otururken bile güzel kıyafetlerle oturmak, en sevdiğin parfümü sıkmak, kitabına en güzel kaleminle not almak. İyileştirici. Ve büyüleyici.
Aysun Çakır retweeted
Her konuşma herkesin önüne taşınmayı, her mesele başkalarının yorumuna sunulmayı gerektirmiyor. Arkadaş ortamlarında yapılan sohbetleri, özel konuşmaları ya da kişisel anlaşmazlıkları sosyal medyaya taşıyarak tanıdığımız veya hiç tanımadığımız insanları birbirine karşı kışkırtmanın kimseye bir yararı olmasa gerek. Bir anlık öfkeyle ya da etkileşim uğruna paylaşılan bir meselenin, başkalarının dilinde hakarete, ithama ve haksız yargılara dönüşebileceğini düşünmek bile daha ihtiyatlı davranmamız için yeterli olmalı. Biraz daha ölçü, biraz daha nezaket, biraz daha mahremiyet bilinci gerek bize. Her şeyi paylaşabilmek, her şeyi paylaşmamız gerektiği anlamına gelmiyor.
Ki bağlacından sonra virgül konulmaz, zarf fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konulmaz ama elim virgüle o kadar alışmış ki her yere atıyorum.
Rana’nın kendisi gibi ölümü de o kadar güzel ki, canım diye içime sokasım var. Yaşarken yüz yüze gelmiş olsaydık…
Şimdi bazen böyle çok beğendiğim, ahlakı ile beni büyüleyen kız kardeşlerimi geç olmadan bağrıma basacağım. Öpüp, koklayacağım.
Ölümünün ardından yetimlere verilen yemek organizasyonunu öyle kıskandım ki… Ya da imrenmek diyelim.
Ölüme imrenmek mümkün, böyle güzel insanlar sizi hayat kadar ölüme de imrendiriyor.
Hemen arkadaşla, “ben de ölürsem benim ardımdan da yemek verin” diye sözleştik.
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasa ölür müydü peygamber?”
This Post is from an account that no longer exists. Learn more



























